TÜRKİYE’DE İŞSİZLİK VE AVRUPA İSTİHDAM STRATEJİSİ
Doç. Dr. Cem KILIÇ
Gazi Üniversitesi İİBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü
Türkiye, 1980 öncesi ithal ikame ekonomi dönemini yaşayan, 24 Ocak Kararları
ile tavrını piyasa ekonomisinden yana kullanan, ancak bir türlü piyasa
ekonomisi kurallarını tam olarak işletemeyen bir geçiş ülkesi konumundadır.
Türkiye’nin bu yapısal değişimi gerçekleştirememesinin bir çok nedeni bulunmaktadır.
Piyasa ekonomisi mantığının tam olarak kavranamaması ve etkin bir ekonomik
sistem için gerekli olan hukuki alt yapının oluşturulamaması temel nedenler
arasında yer almaktadır. Ancak en önemli neden olarak siyasal sistemimizin
iktisadi ve siyasi iktidarlar tekelini yürütme organına bırakması
görülmektedir. Bu durum, doğrudan ya da dolaylı olarak kamunun ekonomiye
müdahalesi anlamına gelmektedir ki sonuçlar da bunu açıkça göstermektedir.
Nitekim, Türkiye, GSMH’ sinin % 50’sinden fazlası kamu sektörü denetiminde
olan bir ülke olarak, bu anlamda geçmişte sosyalizmi yaşamış ancak günümüzde
piyasa ekonomisine geçiş sürecini yaşayan bir çok eski Doğu Avrupa ülkesinin
gerisinde kalmıştır. Bu durumda yaşanan ekonomik krizler ve ekonomimizin
rant ekonomisi halini alması, piyasa ekonomisine geçiş sürecinde yaşadığımız
gecikmenin faturası olarak ortaya çıkmıştır.
Türkiye, bu yapısal dönüşüm sürecinde özel sektör yatırımlarına gereken
hassasiyeti gösterememiştir. Özel sektör yatırımlarının büyüme üzerindeki
etkisinin kamu yatırımlarından daha fazla olduğunun artık herkesçe bilinmesine
rağmen, genel olarak rekabet ortamının hazırlanamaması ve böylece özel
sektör faaliyetlerinin yetersiz kalması, beraberinde çok ciddi ekonomik
ve aynı zamanda sosyal sonuçları olan problemleri getirmiştir.
Bu problemlerin başında hiç şüphesiz ki işsizlik yer almaktadır. İşsizlik,
planlı dönemin başından itibaren önemini koruyan ekonomik ve sosyal nitelikli
bir problemdir. Piyasa ekonomisine geçiş sürecinde ise etkisini daha ağır
şekilde hissettirmeye başlamıştır. 1990 yılında %8.2 olan işsizlik oranı,
2000 yılına gelindiğinde %6.8 seviyesine gerilemiş, ancak yine 2000 yılında
yaşanan krizle birlikte 2001 yılında % 8.5 düzeyine ulaşmıştır. 2002 yılında
2001 yılı krizinin etkisiyle işsizlik oranı %10.6’ya ulaşmıştır. 2002 yılında
ekonomimizde büyüme yaşanmasına rağmen 2003 yılı Hane Halkı İşgücü Anket
sonuçlarına göre işsizlik oranı %12’lere ulaşmıştır. Türkiye’de işsizliğin
bu seviyelerde olması AB ülkeleri ortalamaları ile karşılaştırıldığında
yanıltıcı olmaktadır. Nitekim, Türkiye’de kırsal kesim istihdamının göreli
olarak yüksek olması dolayısıyla ücretsiz aile işçiliğinin yaygınlığı,
işgücüne katılma oranının düşüklüğü ve sosyal güvenceden yoksun düşük verimle
çalışanların fazlalığı, işsizlik oranlarının gelişmiş ülkelere göre düşük
seviyelerde görünmesine neden olmaktadır.
Bu noktada önemli olan atıl işgücü oranı, yani işsizlik oranı ile eksik
istihdamda bulunanların oranının toplamıdır. 2000 yılında %13.5 olan atıl
işgücü oranı, 2001 yılında %14.5 ve nihayet 2002 yılında %16’ya yükselmiştir.
Diğer yandan işsizlik konusunda önemle vurgulanması gereken bir diğer husus
da, işsizliğin daha çok kentsel işsizlik ve eğitimli genç işsizliği şeklinde
ortaya çıktığıdır ki eğitimli genç işsizlik oranı 2002 yılı itibariyle
%30’ları bulmuştur.
Türkiye’de, her yıl 700 bin yeni işgücü iş piyasasına girmeye çalışmaktadır
ancak, ekonomimiz son 6 yıldır istihdam yaratamamaktadır. 1996 yılında
20 milyon 386 bin kişi olan istihdam, 2002 yılında 20 milyon 287 bin kişiye
gerilemiştir. Bu tablo, durumun ne kadar vahim olduğunu gösterirken, ekonomik
büyümenin yaşandığı günümüzde işsizliğin en önemli ekonomik ve sosyal sorun
olduğunu kanıtlamaktadır.
Bu görünümüyle işsizlik, ülkemizde yaşanan hızlı nüfus artışı, genç
nüfusun payının yüksekliği gibi genel demografik unsurlarla ilgili iken,
iç göç ve kentleşmeyle beraber ortaya çıkan eğitim ve bölgesel dengesizlik
eğilimleri de işsizliği arttırmaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz
gibi, geçiş sürecini yaşayan ekonomimizde, piyasa ekonomisi mantığının
rekabet kavramı ile beslenememesinden ötürü, yeterli özel sektör
yatırım seviyesine ulaşılamamış olması ve böylece işsizliğin yapısal
bir sorun olarak ortaya çıkması asıl vurgulanması gereken konudur.
2002 yılında GSMH’ de %7.5, 2003 yılının ilk yarısında ise %5.4 oranında
artış meydana gelmiştir. Belirtmek gerekir ki, 2002 ve 2003 yıllarında
yaşanan ekonomik büyümeye rağmen işsizlik artmaktadır. Bu durumun temel
sebebi, mevcut işletmelerin yeni yatırımlar yapılmaksızın kapasite
kullanım oranlarını ve verimliliklerini arttırmış olmalarıdır. Yani, bir
anlamda, “istihdam yaratmayan büyüme” olgusu ortaya çıkmıştır. Ancak, yatırım
yapılmaksızın büyüme sağlanmasının sınırı olduğu da bilinmektedir. Bu nedenle,
Türkiye’de istihdamın arttırılması için kaçınılmaz olan, yeni yatırımların
yapılmasıdır. Bunun için özel sektör mantığını ön plana çıkaracak piyasa
ekonomisi düzenlemelerine şiddetle ihtiyaç vardır. Türkiye’de bu düzenlemelerin,
gerek kurumsal gerekse sektörel düzeyde biran önce yapılabilmesi
için en önemli fırsat, kanaatimizce, AB’ye uyum sürecinde yapılması gerekenlerden
oluşmaktadır. Çünkü, yirmi yıldan daha uzun bir süredir ekonomimizin piyasa
ekonomisi kurallarına adaptasyonunun sağlanamamış olması, temel problem
olarak değerlendirilmelidir. Piyasa ekonomisi, ekonomik özgürlükleri var
ederek, bir anlamda demokrasiyi ortaya çıkarmaktadır. Bu yolda, elimizdeki
tek fırsat, bu siyasal sistem içerisinde, AB’ye üyelik yolunda atacağımız
adımlardır.
Aralık 1999 itibariyle aday ülke konumunu elde eden Türkiye’nin, tam
üyelik yolunda dikkat etmesi gereken iki belge bulunmaktadır. Bunlardan
ilki AB’nin tek taraflı olarak hazırladığı Katılım Ortaklığı Belgesi, diğeri
ise KOB’a paralel olarak, bir anlamda cevabi nitelik taşıyan Türkiye’nin
hazırlamak zorunda olduğu Ulusal Programdır. Ulusal Program, KOB’da yer
alan önceliklerin hayata geçirilmesi konusundaki Türkiye’nin program ve
takvimini içeren önemli bir belgedir. Bu her iki belgede de istihdam
ve işsizlik konuları öncelikli konular arasında yer almaktadır. Nitekim,
Avrupa Birliği Genel İşler Konseyince 14 Nisan 2003 tarihinde onaylanan
Türkiye için Katılım Ortaklığı Belgesi, orta vadede Avrupa İstihdam Stratejisine
uygun bir istihdam politikasının oluşturulmasını öngörmektedir. 24 Temmuz
2003 günü yürürlüğe giren Gözden Geçirilmiş Ulusal Programda ise, KOB’a
paralel olarak orta vadede öngörülen istihdam ile ilgili hedef ; Avrupa
İstihdam Stratejisi ile uyumlu bir istihdam planının oluşturulmasıdır.
1997 yılında Amsterdam Avrupa Konseyi’nde Avrupa için yeni bir İstihdam
Stratejisi belirlenmiş, 20-21 Kasım 1997 tarihleri arasında toplanan Lüksemburg
Olağanüstü İstihdam Zirvesi’nde, Avrupa İstihdam Stratejisinin dört temel
ayağı belirlenmiştir. Bunlar:İstihdam edilebilirlik, girişimcilik, gelişim
ve değişim sürecine uyum sağlayabilme ve işgücü piyasasında herkese eşit
fırsatlar sağlayabilmedir. Diğer yandan, Lüksemburg süreciyle birlikte
üye ülke ulusal istihdam politikalarının uygulanması ve takip edilmesini
yıllık bir sisteme sokan kararı almışlardır. Bu kararla üye ülkelerin istihdam
politikaları açısından takip etmeleri gereken yolu belirleyecek istihdam
kılavuzları her yıl için belirlenmiştir. Gerek Avrupa İstihdam Stratejisi,
gerekse bu Stratejinin bir parçası olan birer yıllık İstihdam Kılavuzları
incelendiğinde görülecektir ki, AB’nin istihdam ve işsizlik konusundaki
temel yaklaşımı, yüksek koruma standartlarını sağlamanın yanında artık
“modernleştirme, esnekleştirme ve mali açıdan sürdürülebilirlik” kavramlarına
da önem vermenin gerekli olduğudur. AB, istihdam politikası olarak, doğrudan
gelir transferi sağlayan pasif politikalar yerine, istihdamı arttırmayı
ve genel olarak yatırımlarla birlikte artan ekonomik büyümeyi sağlayacak
aktif politikaları tercih etmektedir. Nitekim, AB’nin son olarak 22 Temmuz
2003 tarihinde benimsediği, Üye devletlerin istihdam politikalarına yönelik
Kılavuz (2003/578/EC) incelendiğinde görülecektir ki; temel politika, girişimcilik,
yatırım kapasitelerinin arttırılması, daha fazla ve yeni iş imkanlarının
yaratılmasının desteklenmesi ve bunun için de rekabeti koruyucu uygun bir
ekonomik ortamın sağlanmasıdır. Doğal olarak bu temel politikanın yanında,
beşeri sermayenin geliştirilmesi ve işgücünün eğitimli duruma getirilmesi,
fırsat eşitliği sağlanması da altı çizilen politikalardır.
Türkiye açısından bu noktada yapılması gereken, yukarıda belirtilen,
piyasa ekonomisinin önünü açacak, girişimciliği ve yatırım yapmayı teşvik
edecek politikaları biran önce uygulamaya sokmaktır. Devlet, yatırım yapan
değil yatırım yapanı teşvik edecek şekilde, sadece denetim gücünü elinde
bulunduran bir yapı olmalıdır. Daha önce de vurguladığımız gibi,
işsizlik Türkiye için bir kabus haline gelmeye başlamıştır. Özellikle genç
işsizlik çok ciddi bir seviyeye ulaşmıştır. AB’ye adaylık sürecimiz, yapılması
gerekenleri başarmak noktasında bir fırsat olarak değerlendirilmeli, Ulusal
Programımız, yukarıda özetlenmeye çalışılan Avrupa İstihdam Stratejisi
ile muhakkak uyum içerisinde olmalıdır. Bu şekilde, ülkemiz hem uzun yıllardır
gerçekleştiremediği rekabete dayalı piyasa ekonomisinin önünü açabilir,
hem de bu sayede işsizlik sorununu aşarak AB’ye daha güçlü bir sosyo-ekonomik
yapı ile tam üye olabilir.
EKİM 2003
|