EKİM 2003
 
Arama  
 
 
 « Dergi İndeksi
   Son Sayı
   Tüm Sayılar
   TİSK Ana Sayfa



TÜRKİYE’DE İŞSİZLİK VE AVRUPA İSTİHDAM STRATEJİSİ

Doç. Dr. Cem KILIÇ
Gazi Üniversitesi
İİBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü



Türkiye, 1980 öncesi ithal ikame ekonomi dönemini yaşayan, 24 Ocak Kararları ile tavrını piyasa ekonomisinden yana kullanan, ancak bir türlü piyasa ekonomisi kurallarını tam olarak işletemeyen bir geçiş ülkesi konumundadır. Türkiye’nin bu yapısal değişimi gerçekleştirememesinin bir çok nedeni bulunmaktadır. Piyasa ekonomisi mantığının tam olarak kavranamaması ve etkin bir ekonomik sistem için gerekli olan hukuki alt yapının oluşturulamaması temel nedenler arasında yer almaktadır. Ancak en önemli neden olarak siyasal sistemimizin iktisadi ve siyasi iktidarlar  tekelini yürütme organına bırakması görülmektedir. Bu durum, doğrudan ya da dolaylı olarak kamunun ekonomiye müdahalesi anlamına gelmektedir ki sonuçlar da bunu açıkça göstermektedir. Nitekim, Türkiye, GSMH’ sinin % 50’sinden fazlası kamu sektörü denetiminde olan bir ülke olarak, bu anlamda geçmişte sosyalizmi yaşamış ancak günümüzde  piyasa ekonomisine geçiş sürecini yaşayan bir çok eski Doğu Avrupa ülkesinin gerisinde kalmıştır. Bu durumda yaşanan ekonomik krizler ve ekonomimizin rant ekonomisi halini alması, piyasa ekonomisine geçiş sürecinde yaşadığımız gecikmenin faturası olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye, bu yapısal dönüşüm sürecinde özel sektör yatırımlarına gereken hassasiyeti gösterememiştir. Özel sektör yatırımlarının büyüme üzerindeki etkisinin kamu yatırımlarından daha fazla olduğunun artık herkesçe bilinmesine rağmen, genel olarak rekabet ortamının hazırlanamaması ve böylece özel sektör faaliyetlerinin yetersiz kalması, beraberinde çok ciddi ekonomik ve aynı zamanda sosyal sonuçları olan problemleri getirmiştir.

Bu problemlerin başında hiç şüphesiz ki işsizlik yer almaktadır. İşsizlik, planlı dönemin başından itibaren önemini koruyan ekonomik ve sosyal nitelikli bir problemdir. Piyasa ekonomisine geçiş sürecinde ise etkisini daha ağır şekilde hissettirmeye başlamıştır. 1990 yılında %8.2 olan işsizlik oranı, 2000 yılına gelindiğinde %6.8 seviyesine gerilemiş, ancak yine 2000 yılında yaşanan krizle birlikte 2001 yılında % 8.5 düzeyine ulaşmıştır. 2002 yılında 2001 yılı krizinin etkisiyle işsizlik oranı %10.6’ya ulaşmıştır. 2002 yılında ekonomimizde büyüme yaşanmasına rağmen 2003 yılı Hane Halkı İşgücü Anket sonuçlarına göre işsizlik oranı %12’lere ulaşmıştır. Türkiye’de işsizliğin bu seviyelerde olması AB ülkeleri ortalamaları ile karşılaştırıldığında yanıltıcı olmaktadır. Nitekim, Türkiye’de kırsal kesim istihdamının göreli olarak yüksek olması dolayısıyla ücretsiz aile işçiliğinin yaygınlığı, işgücüne katılma oranının düşüklüğü ve sosyal güvenceden yoksun düşük verimle çalışanların fazlalığı, işsizlik oranlarının gelişmiş ülkelere göre düşük seviyelerde görünmesine neden olmaktadır.

Bu noktada önemli olan atıl işgücü oranı, yani işsizlik oranı ile eksik istihdamda bulunanların oranının toplamıdır. 2000 yılında %13.5 olan atıl işgücü oranı, 2001 yılında %14.5 ve nihayet 2002 yılında %16’ya yükselmiştir. Diğer yandan işsizlik konusunda önemle vurgulanması gereken bir diğer husus da, işsizliğin daha çok kentsel işsizlik ve eğitimli genç işsizliği şeklinde ortaya çıktığıdır ki eğitimli genç işsizlik oranı 2002 yılı itibariyle %30’ları bulmuştur.

Türkiye’de, her yıl 700 bin yeni işgücü iş piyasasına girmeye çalışmaktadır  ancak, ekonomimiz son 6 yıldır istihdam yaratamamaktadır. 1996 yılında 20 milyon 386 bin kişi olan istihdam, 2002 yılında 20 milyon 287 bin kişiye gerilemiştir. Bu tablo, durumun ne kadar vahim olduğunu gösterirken, ekonomik büyümenin yaşandığı günümüzde işsizliğin en önemli ekonomik ve sosyal sorun olduğunu kanıtlamaktadır.

Bu görünümüyle işsizlik, ülkemizde yaşanan hızlı nüfus artışı, genç nüfusun payının yüksekliği gibi genel demografik unsurlarla ilgili iken,  iç göç ve kentleşmeyle beraber ortaya çıkan eğitim ve bölgesel dengesizlik eğilimleri de işsizliği arttırmaktadır.  Yukarıda da belirttiğimiz gibi, geçiş sürecini yaşayan ekonomimizde, piyasa ekonomisi mantığının rekabet kavramı ile  beslenememesinden ötürü,  yeterli özel sektör yatırım seviyesine ulaşılamamış olması ve böylece  işsizliğin yapısal bir sorun olarak ortaya çıkması asıl vurgulanması gereken konudur.
 
2002 yılında GSMH’ de %7.5, 2003 yılının ilk yarısında ise %5.4 oranında artış meydana gelmiştir. Belirtmek gerekir ki, 2002 ve 2003 yıllarında yaşanan ekonomik büyümeye rağmen işsizlik artmaktadır. Bu durumun temel sebebi, mevcut işletmelerin yeni yatırımlar  yapılmaksızın kapasite kullanım oranlarını ve verimliliklerini arttırmış olmalarıdır. Yani, bir anlamda, “istihdam yaratmayan büyüme” olgusu ortaya çıkmıştır. Ancak, yatırım yapılmaksızın büyüme sağlanmasının sınırı olduğu da bilinmektedir. Bu nedenle, Türkiye’de istihdamın arttırılması için kaçınılmaz olan, yeni yatırımların yapılmasıdır. Bunun için özel sektör mantığını ön plana çıkaracak piyasa ekonomisi düzenlemelerine şiddetle ihtiyaç vardır. Türkiye’de bu düzenlemelerin, gerek kurumsal gerekse sektörel düzeyde  biran önce  yapılabilmesi için en önemli fırsat, kanaatimizce, AB’ye uyum sürecinde yapılması gerekenlerden oluşmaktadır. Çünkü, yirmi yıldan daha uzun bir süredir ekonomimizin piyasa ekonomisi kurallarına adaptasyonunun sağlanamamış olması, temel problem olarak değerlendirilmelidir. Piyasa ekonomisi, ekonomik özgürlükleri var ederek, bir anlamda  demokrasiyi ortaya çıkarmaktadır. Bu yolda, elimizdeki tek fırsat, bu siyasal sistem içerisinde, AB’ye üyelik yolunda atacağımız adımlardır.

Aralık 1999 itibariyle aday ülke konumunu elde eden Türkiye’nin, tam üyelik yolunda dikkat etmesi gereken iki belge bulunmaktadır. Bunlardan ilki AB’nin tek taraflı olarak hazırladığı Katılım Ortaklığı Belgesi, diğeri ise KOB’a paralel olarak, bir anlamda cevabi nitelik taşıyan Türkiye’nin hazırlamak zorunda olduğu Ulusal Programdır. Ulusal Program, KOB’da yer alan önceliklerin hayata geçirilmesi konusundaki Türkiye’nin program ve takvimini içeren önemli bir belgedir.  Bu her iki belgede de istihdam ve işsizlik konuları öncelikli konular arasında yer almaktadır. Nitekim, Avrupa Birliği Genel İşler Konseyince 14 Nisan 2003 tarihinde onaylanan Türkiye için Katılım Ortaklığı Belgesi, orta vadede Avrupa İstihdam Stratejisine uygun bir istihdam politikasının oluşturulmasını öngörmektedir. 24 Temmuz 2003 günü yürürlüğe giren Gözden Geçirilmiş Ulusal Programda ise, KOB’a paralel olarak orta vadede öngörülen istihdam ile ilgili hedef ; Avrupa İstihdam Stratejisi ile uyumlu bir istihdam planının oluşturulmasıdır.

1997 yılında Amsterdam Avrupa Konseyi’nde Avrupa için yeni bir İstihdam Stratejisi belirlenmiş, 20-21 Kasım 1997 tarihleri arasında toplanan Lüksemburg Olağanüstü İstihdam Zirvesi’nde, Avrupa İstihdam Stratejisinin dört temel ayağı belirlenmiştir. Bunlar:İstihdam edilebilirlik, girişimcilik, gelişim ve değişim sürecine uyum sağlayabilme ve işgücü piyasasında herkese eşit fırsatlar sağlayabilmedir. Diğer yandan, Lüksemburg süreciyle birlikte üye ülke ulusal istihdam politikalarının uygulanması ve takip edilmesini yıllık bir sisteme sokan kararı almışlardır. Bu kararla üye ülkelerin istihdam politikaları açısından takip etmeleri gereken yolu belirleyecek istihdam kılavuzları her yıl için belirlenmiştir. Gerek Avrupa İstihdam Stratejisi, gerekse bu Stratejinin bir parçası olan birer yıllık İstihdam Kılavuzları incelendiğinde görülecektir ki, AB’nin istihdam ve işsizlik konusundaki temel yaklaşımı, yüksek koruma standartlarını sağlamanın yanında artık “modernleştirme, esnekleştirme ve mali açıdan sürdürülebilirlik” kavramlarına da önem vermenin gerekli olduğudur. AB, istihdam politikası olarak, doğrudan gelir transferi sağlayan pasif politikalar yerine, istihdamı arttırmayı ve genel olarak yatırımlarla birlikte artan ekonomik büyümeyi sağlayacak aktif politikaları tercih etmektedir. Nitekim, AB’nin son olarak 22 Temmuz 2003 tarihinde benimsediği, Üye devletlerin istihdam politikalarına yönelik Kılavuz (2003/578/EC) incelendiğinde görülecektir ki; temel politika, girişimcilik, yatırım kapasitelerinin arttırılması, daha fazla ve yeni iş imkanlarının yaratılmasının desteklenmesi ve bunun için de rekabeti koruyucu uygun bir ekonomik ortamın sağlanmasıdır. Doğal olarak bu temel politikanın yanında, beşeri sermayenin geliştirilmesi ve işgücünün eğitimli duruma getirilmesi, fırsat eşitliği sağlanması da altı çizilen politikalardır.

Türkiye açısından bu noktada yapılması gereken,  yukarıda belirtilen, piyasa ekonomisinin önünü açacak, girişimciliği ve yatırım yapmayı teşvik edecek politikaları biran önce uygulamaya sokmaktır. Devlet, yatırım yapan değil yatırım yapanı teşvik edecek şekilde, sadece denetim gücünü elinde bulunduran bir yapı olmalıdır.  Daha önce de vurguladığımız gibi, işsizlik Türkiye için bir kabus haline gelmeye başlamıştır. Özellikle genç işsizlik çok ciddi bir seviyeye ulaşmıştır. AB’ye adaylık sürecimiz, yapılması gerekenleri başarmak noktasında bir fırsat olarak değerlendirilmeli, Ulusal Programımız, yukarıda özetlenmeye çalışılan Avrupa İstihdam Stratejisi ile muhakkak uyum içerisinde olmalıdır. Bu şekilde, ülkemiz hem uzun yıllardır gerçekleştiremediği rekabete dayalı piyasa ekonomisinin önünü açabilir, hem de bu sayede işsizlik sorununu aşarak AB’ye daha güçlü bir sosyo-ekonomik yapı ile tam üye olabilir.

EKİM 2003