MAYIS 2003
 
Arama  
 
 
 « Dergi İndeksi
   Son Sayı
   Tüm Sayılar
   TİSK Ana Sayfa



SOSYAL SİGORTALAR KURUMU’NUN SORUNLARI ve PRİM ARTIŞLARININ KAYITLI EKONOMİYE ETKİLERİ

Dr. Nihat YÜKSEL
H.Ö. Sabancı Holding A.Ş. Çalışma İlişkileri Dairesi Başmüşaviri


 
SSK bütün Batılı ülkeler arasında, işsizlik sigortası hariç devlet katkısı olmayan tek sosyal güvenlik kuruluşudur. Ayrıca Avrupa ülkeleri arasında işçi ve işverenden kesilen prim oranları açısından ilk sırada yer almaktadır.
Sosyal güvenlik sistemi, kayıtdışı ekonominin ve haksız rekabetin kendini en belirgin şekilde gösterdiği alanlardan birini oluşturmaktadır.
Sigorta primine esas taban ve tavan sınırlarının, ortaya çıkacak rakamlar ve sonuçları düşünülmeden, beklenmedik oranlarda yükseltilmesinin, Kurumun içinde bulunduğu mali sorunları kısa vadede, bir ölçüde çözmüş gibi görünmesine karşın, uzun dönemde genel ekonomik ve sosyal yapıyı olumsuz yönde etkilediği ve sistemden kaçışı teşvik ederek kayıt dışı istihdamı hızlandırdığı tartışmasızdır. Nitekim uygulamanın bugüne kadar alınan sonuçlarına baktığımızda; prim yükündeki bu artışa karşılık SSK’nın tahsilat oranında ve sigortalı sayısında kayda değer bir artış olmadığı hatta düşüşler olduğu ortaya çıkmıştır.
Sigorta primine esas kazanç sınırlarının, ülkenin içinde bulunduğu iktisadi gerçekler gözardı edilerek yüksek oranlarda artırılması alışkanlık haline gelmiştir. Böylece yeni istihdam alanları yaratılmasının teşvik edilmesi, kayıtiçi çalışmanın özendirilmesi, sosyal güvenlik imkanlarının ve kapsamının genişletilmesi yerine, işletmelerin istihdam maliyetini olabildiğince artıran, kayıtdışılığı özendiren ve uluslararası rekabet ortamında gerilere düşülmesine sebep olan bir yöntem benimsenerek, zaten yüksek oranlarda ve sadece işçi ve işverenin üzerinde olan prim yükü daha da artırılmıştır.

Ülkemizde sosyal güvenlik sisteminin geçmişi imparatorluk dönemine kadar uzanmaktaysa da bu konudaki yasal düzenlemelere 1930’lu yıllardan itibaren başlanmıştır. 1964 Yılında yürürlüğe giren 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununda değişik adlar altındaki sigorta kolları ile ilgili kanunlar toplanarak, günün koşullarına göre Sosyal Güvenlik Sistemimiz bir ölçüde müesseseleşmiştir. İzleyen yıllarda köklü ya da dar kapsamlı çeşitli değişiklik/ilaveler yapılmış ise de sistem çağdaş, sigortalı ve işverenin beklentisini karşılayacak duruma gelememiştir.

Anayasamızın 60. maddesi sosyal güvenlik hakları ile ilgili hükümleri düzenlemekte ve Anayasada; “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak şekilde gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” Hükmü yer almaktadır. Ancak sosyal güvenlik sistemi incelendiğinde, Devletin sosyal güvenlik harcamalarına katkısının, Anayasada yer alan görev ve gösterdiği iktisadi genişleme ile uyumlu olmadığı, hatta çoğu zaman sistemi zorladığını öncelikle belirtmek istiyorum.

2001 yılı verilerine göre, ülkemizde toplam 58,9 milyon kişi sosyal güvenlik kapsamındadır. Bunun yaklaşık 11.6 milyonu aktif sigortalı (SSK; 6 milyon, T.C.Emekli Sandığı; 2.2 milyon, Bağ-Kur; 3.3 milyon, Özel Sand. 73 bin), 6.3 milyonu pasif sigortalı ve 41 milyonu da bağımlılardan oluşmaktadır. Görüldüğü üzere ülkemizde kapsamı en geniş sosyal güvenlik kuruluşu olan Sosyal Sigortalar Kurumu, yaşlılık ve sağlık başta olmak üzere, aktif ve pasif sigortalılar ve bağımlıları ile birlikte 33.1 milyon kişiye hizmet götürmektedir. Dolayısıyla, sosyal güvenlik kapsamındaki nüfusun % 56.2’si SSK’ya tabidir.

Ülkemizde tüm finansman yükünün işçi ve işverenin üzerinde olduğu bir sosyal güvenlik sistemi vardır. Mevcut haliyle, SSK bütün Batılı ülkeler arasında, işsizlik sigortası hariç devlet katkısı olmayan tek sosyal güvenlik kuruluşudur. Ayrıca Avrupa ülkeleri arasında işçi ve işverenden kesilen prim oranları açısından ilk sırada yer almaktadır. Ödenen yüksek primlere karşılık, sosyal güvenlik kuruluşlarının sağladığı imkanlar ve verdiği hizmetin yetersizliği tartışmasızdır.

Bugün gelinen noktada, bütün ilgili kesimlerin yakındığı, hiç kimseyi memnun etmeyen bir sosyal güvenlik sistemi oluştuğu görülmektedir. Sistemin doğrudan ilgili tarafları olan sigortalılar; düşük gelir ve yetersiz sağlık hizmetlerinden, işverenler; ağır prim yükünden, devlet ise; Milli Gelirin neredeyse % 5’ine yaklaşan finansman açıklarından şikayetçidir.

Yıllar boyu süregelen popülist politikaların sonucu olarak, sosyal güvenlik sistemimizin temel göstergeleri çok ciddi boyutlarda bozulmuştur. Bu konudaki en belirgin gösterge, erken yaşta emeklilik uygulamaları nedeniyle emekli sayısının çalışan sigortalı sayısına oranı olarak tanımlanan, sistem bağımlılık oranının yüksekliği olmaktadır. Gelişmiş ülkelerin sosyal güvenlik sistemlerine göre, en az 4 olması gereken aktif/pasif sigortalı oranının, bugün ülkemizde maalesef 2’nin altına düşmüş olduğu bilinmektedir.

Kuşkusuz böyle çarpık bir aktif/pasif oranı ile hiçbir sosyal güvenlik sisteminin sağlıklı ve uzun süre devam etmesi mümkün değildir. Bunun yanında; idari ve kurumsal yetersizlikleri ile birlikte sosyal güvenlik sistemi, kayıtdışı ekonominin ve haksız rekabetin kendini en belirgin şekilde gösterdiği alanlardan birini oluşturmaktadır.

Özellikle son yıllarda Sosyal Sigortalar Kurumunun finansman açıkları ve buna bağlı yaşadığı mali kriz çok ciddi boyutlara ulaşmış olup, tüm makro ekonomik dengeleri sarsar hale gelmiştir. Kurumun mali yapısı incelendiğinde; SSK’nın içinde bulunduğu mali krizin temel nedenlerinden birinin, tahsil edilemeyen Kamu Kuruluşlarından prim alacakları olduğu görülmektedir. Tahsili gerçekleşmeyen primler nedeniyle ortaya çıkan açığın, primleri artırarak kapatılmaya çalışılması adil bir yöntem olmadığı gibi devlet ciddiyeti ile de bağdaşmamaktadır.

08.09.1999 Tarihinde yürürlüğe giren, Sosyal Güvenlik reformu olarak adlandırılan, Kurumun finansman açığını gidermeye yönelik ve sigortasız işçi çalıştırmayı önleyeceği, sosyal güvenlik şemsiyesini genişleteceği ileri sürülen 4447 sayılı Kanunla yapılan değişikliğe göre Sigorta primine esas kazanç sınırlarının, her yıl 01 Nisan tarihinden geçerli olmak üzere arttırılması (gerçekleşen yıllık TÜFE + GSYİH) öngörülmüştür.

Sigorta primine esas taban ve tavan sınırlarının, ortaya çıkacak rakamlar ve sonuçları düşünülmeden, beklenmedik oranlarda yükseltilmesinin, Kurumun içinde bulunduğu mali sorunları kısa vadede, bir ölçüde çözmüş gibi görünmesine karşın, uzun dönemde genel ekonomik ve sosyal yapıyı olumsuz yönde etkilediği ve sistemden kaçışı teşvik ederek kayıt dışı istihdamı hızlandırdığı tartışmasızdır. Nitekim uygulamanın bugüne kadar alınan sonuçlarına baktığımızda; prim yükündeki bu artışa karşılık SSK’nın tahsilat oranında ve sigortalı sayısında kayda değer bir artış olmadığı hatta düşüşler olduğu ortaya çıkmıştır.

Kurumu mali yönden rahatlatacağı düşüncesiyle primlerin artırılması yoluna gidilmesinin; işçi ve işverene yeni yükler getirmenin yanında, sanayide istihdamı daraltıcı, emek yoğun yatırımlar yerine sermaye yoğun yatırımlara kaymayı teşvik edici bir etki yaratıyor olması, ülkemizin en büyük sorunu haline gelen kronik işsizliği daha da körüklemektedir.

Primlerdeki yükselme işverenler açısından üretim giderlerini artırmakta, bu da maliyet unsuru olarak tüketiciye yansımaktadır. Ayrıca bu artışlar, işçiler açısından da reel gelirlerini azaltarak, satınalma güçlerinin gerilemesine neden olmaktadır. Diğer yandan; ücretlilerden tahsil edilen gelir vergisi ile işyerlerinden tahsil edilecek gelir ve kurumlar vergisi  de azalmaktadır. Şöyle ki; SSK prime esas kazancın üst sınırının yükseltilmesi nedeniyle; işçinin eline geçen net ücretin azalması ile birlikte vergiye esas matrah düştüğünden, Maliyenin aldığı gelir vergisi miktarı azalmaktadır. İşverenler de, artan sigorta primi ödemesini gider yazacakları için, gelir ya da kurumlar vergisi matrahında, gider yazılan tutar kadar azalma olmaktadır.

Yukarıda ortaya koyulan Sosyal Sigortalar Kurumu ile ilgili genel sorunlar ve uygulamada yaşanan sıkıntıların aşılmasına yönelik çözüm önerileri aşağıda belirtilmiştir.

Devlet sisteme, Kurumun açıklarını finanse eden kuruluş olarak değil, işçi ve işveren yanında üçüncü taraf olarak prim ödemek suretiyle katılmalıdır. Böylece işçi ve işverenin prim yükünün azalması ile birlikte kayıtiçi istihdamın özendirilmesi de  sağlanmış olacaktır.

• Sistemin mali açıklarını düşürmek ve de her türlü haksız rekabet koşulunu ortadan kaldırmak, ancak kayıtlı çalışan sayısını arttırarak, aktif/pasif dengesini sağlamakla mümkündür. Bunun gerçekleşebilmesi için; sigorta primine esas kazanç sınırlarının makul düzeylerde tutulmasına, etkin denetim yoluyla kayıtdışı sektörü kayıtlı ve takip edilebilir hale getirebilecek tedbirlerin bir an önce alınmasına, ayrıca kayıtdışı istihdama karşı çalışanların desteğinin sağlanmasına ve bu konuda ciddi bir kamuoyu oluşturulmasına öncelikle ihtiyaç vardır.

• Yüksek oranlarda artan SSK primleri; işçi açısından net gelir kaybı, işveren açısından da rekabet dezavantajı yaratan maliyet yükselmesine sebep olmaktadır. Bu nedenle prim oranları kademeli olarak düşürülmelidir. Böylece ulusal ve uluslararası düzeyde rekabet gücü  ve buna bağlı istihdam artacak ve kayıtdışına kaçış önlenirken, sosyal güvenlik şemsiyesi yatay olarak genişleyecektir.

506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 78. maddesi uyarınca prime esas taban ücret ile Asgari Ücret arasındaki farka ilişkin primlerin tamamının işverence ödenmesi hükmü nedeniyle, Asgari ücretin, belirlenecek olan prime esas alt-kazanç sınırının çok altında kalması, bundan öncelerde yaşandığı gibi, işverenlere ilave bir istihdam yükü getirmektedir. Bu da ödenmeyen ücretten prim alınması, çalışma karşılığı olmayan bir ek maliyete neden olmaktadır.

Dolayısıyla SSK primine esas kazanç alt sınırının mutlaka asgari ücret tutarında belirlenmesi, tavan kazanç sınırının da alt sınırın beş katı olarak uygulanması yerine, makul düzeyde ve özellikle kayıt dışına çıkmayı özendirmeyecek şekilde belirlenmesi yerinde olacaktır. Bu seçeneğin gerçekleşmemesi halinde, Sigorta prim oranlarında yapılacak artışların Yasa değişikliğinden önce olduğu gibi, gösterge ve katsayıya bağlanarak daha makul düzeyde belirlenmesi uygun olacaktır.

Sigorta primine esas taban ve tavan kazanç sınırlarının belirlenmesinde ve yürürlüğe girmesinde uygulanabilirlik açısından zamanlama iyi yapılmamıştır. Şöyle ki; İşletmelerin yıl sonuna doğru, yeni yıl bütçelerini hazırlamaları gerekmekte, ancak belirlenen son yasal düzenlemeye göre prim tutarlarının 1 Nisan’da yürürlüğe girmesi ve takip eden yılın ilk üç aylık döneminde de yürürlükte olması, bir takvim yılı sürecinin bölünmesine neden olmakta ve Şirketlerin ileriye dönük bütçe çalışmaları için gerekli olan maliyet hesaplarının yapılmasında güçlük yaratmaktadır. Dolayısıyla prim artışlarının daha önce olduğu gibi 1 Ocakta ya da 1 Ocak ve 1 Temmuzda yürürlüğe girmesinin yıllık bütçe çalışmalarının daha sağlıklı yapılabilmesi bakımından gerekli olduğu kanaatindeyim.

• Özel sigorta programları teşvik edilmelidir. Böylece Sosyal Güvenlik sisteminin mümkün olduğunca daha çok kişiye minimum düzeyde koruma sağlaması, fazlasının tarafların isteğine bağlı olarak özel sistemlerle karşılanması, sosyal güvenlik sistemimizi rahatlatacağı gibi, günümüzün değişen ekonomik şartlarına uyumu da kolaylaştıracaktır.

• SSK primine esas kazançlar konusundaki belirsizliklere, uygulama birliği oluşturulabilmesi bakımından açıklık getirilmelidir. Sosyal Güvenlik Sistemi ile uyumlu olması ve prime esas kazanç sınırlarının yüksekliği dikkate alındığında, işverenin yakacak yardımı, aile yardımı, v.b. ad altında yaptığı sosyal yardım ödemelerinden prim alınmaması bir ilke kararına dayandırılmalı, her akla geldikçe işyerlerine fatura çıkarılmamalıdır.

• İşverenlerin, iş kazası meslek hastalığı risklerine karşı Kuruma prim ödemelerine rağmen, Kurumun iş kazaları ve meslek hastalıklarında yaptığı masrafları işverenin kasdını, kusurunu, ihmalini veya kusursuz sorumluluğunu ileri sürerek işverene rücu etmesi uygulamasına son verilmelidir.

• Gerek Sosyal Güvenlik Sistemi kapsamındaki ayrı kurumlara tabi olmaları sebebiyle hizmetlerden farklı düzeylerde yararlanılmasının önlenmesi ve gerekse sağlanacak tasarruf/ekonomi dolayısıyla, Hükümetin Acil Eylem Planında da yer verildiği üzere, Devlet Hastanesi, Sigorta Hastanesi ve Kurum Hastanesi ayrımının kaldırılması biran önce hayata geçirilmelidir. Öte yandan değişik kurumlardan emekli olanlara sağlanan aşırı gelir farklılığının ortadan kaldırılmasının da sosyal devletin öncelikli görevi olduğu görüşümüzü yinelemek isterim.

Sonuç

Sosyal Sigortalar Kurumu başlangıçta kendi gelirleri ile finanse edilmek üzere yapılandırılmış ancak özellikle son dönemlerde politik kaygılar nedeniyle yapılan müdahalelerle, Kurumun mali dengeleri hızla bozulmaya başlamış, finansman açıklarını kapatmak amacıyla bütçeden yapılan transferler her yıl artarak sürmüş, böylece büyüyen Devlet bütçesindeki açıkların da en önemli nedeni haline gelmiştir. Bunun yanında, iştirakçilerin Kurumun sunduğu hizmet/yardımlardan memnuniyetsizliği de giderek artmıştır.

Özellikle son yıllarda Kurumun bozulan gelir-gider dengesinin düzeltilmesi amacıyla yasal düzenlemeler yapılmış, ancak yapılan bu düzenlemeler, sigorta primine esas kazanç sınırlarının, ülkenin içinde bulunduğu iktisadi gerçekler gözardı edilerek yüksek oranlarda artırılması alışkanlık haline gelmiştir. Böylece yeni istihdam alanları yaratılmasının teşvik edilmesi, kayıtiçi çalışmanın özendirilmesi, sosyal güvenlik imkanlarının ve kapsamının genişletilmesi yerine, işletmelerin istihdam maliyetini olabildiğince artıran, kayıtdışılığı özendiren ve uluslararası rekabet ortamında gerilere düşülmesine sebep olan bir yöntem benimsenerek, zaten yüksek oranlarda ve sadece işçi ve işverenin üzerinde olan prim yükü daha da artırılmıştır.

Soruna kalıcı bir çözüm getirilmesi bakımından; yukarıda belirttiğimiz öneriler göz önünde tutularak, küresel ekonomide ülkemizin rekabet konumunu kaybetmesine neden olabilecek üretim maliyetlerinin yükselmesi sonucunu doğuran, taşınamayacak düzeydeki SSK primi uygulamasına son verilerek; prim tutarlarının Devlet, işçi ve işverenin uzun vadede yararına olabilecek, makul seviyelerde tutulmasına özen gösterilmesini önermekteyim.

MAYIS 2003