SOSYAL SİGORTALAR KURUMU’NUN SORUNLARI ve PRİM ARTIŞLARININ KAYITLI EKONOMİYE ETKİLERİ
Dr. Nihat YÜKSEL
H.Ö. Sabancı Holding A.Ş. Çalışma İlişkileri Dairesi Başmüşaviri
|
SSK bütün Batılı ülkeler arasında, işsizlik sigortası
hariç devlet katkısı olmayan tek sosyal güvenlik kuruluşudur. Ayrıca Avrupa
ülkeleri arasında işçi ve işverenden kesilen prim oranları açısından ilk
sırada yer almaktadır. |
 |
Sosyal güvenlik sistemi, kayıtdışı ekonominin ve haksız
rekabetin kendini en belirgin şekilde gösterdiği alanlardan birini oluşturmaktadır. |
 |
Sigorta primine esas taban ve tavan sınırlarının, ortaya
çıkacak rakamlar ve sonuçları düşünülmeden, beklenmedik oranlarda yükseltilmesinin,
Kurumun içinde bulunduğu mali sorunları kısa vadede, bir ölçüde çözmüş
gibi görünmesine karşın, uzun dönemde genel ekonomik ve sosyal yapıyı olumsuz
yönde etkilediği ve sistemden kaçışı teşvik ederek kayıt dışı istihdamı
hızlandırdığı tartışmasızdır. Nitekim uygulamanın bugüne kadar alınan sonuçlarına
baktığımızda; prim yükündeki bu artışa karşılık SSK’nın tahsilat oranında
ve sigortalı sayısında kayda değer bir artış olmadığı hatta düşüşler olduğu
ortaya çıkmıştır. |
 |
Sigorta primine esas kazanç sınırlarının, ülkenin içinde bulunduğu
iktisadi gerçekler gözardı edilerek yüksek oranlarda artırılması alışkanlık
haline gelmiştir. Böylece yeni istihdam alanları yaratılmasının teşvik
edilmesi, kayıtiçi çalışmanın özendirilmesi, sosyal güvenlik imkanlarının
ve kapsamının genişletilmesi yerine, işletmelerin istihdam maliyetini olabildiğince
artıran, kayıtdışılığı özendiren ve uluslararası rekabet ortamında gerilere
düşülmesine sebep olan bir yöntem benimsenerek, zaten yüksek oranlarda
ve sadece işçi ve işverenin üzerinde olan prim yükü daha da artırılmıştır. |
Ülkemizde sosyal güvenlik sisteminin geçmişi imparatorluk dönemine kadar
uzanmaktaysa da bu konudaki yasal düzenlemelere 1930’lu yıllardan itibaren
başlanmıştır. 1964 Yılında yürürlüğe giren 506 sayılı Sosyal Sigortalar
Kanununda değişik adlar altındaki sigorta kolları ile ilgili kanunlar toplanarak,
günün koşullarına göre Sosyal Güvenlik Sistemimiz bir ölçüde müesseseleşmiştir.
İzleyen yıllarda köklü ya da dar kapsamlı çeşitli değişiklik/ilaveler yapılmış
ise de sistem çağdaş, sigortalı ve işverenin beklentisini karşılayacak
duruma gelememiştir.
Anayasamızın 60. maddesi sosyal güvenlik hakları ile ilgili hükümleri
düzenlemekte ve Anayasada; “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir.
Devlet, bu güvenliği sağlayacak şekilde gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı
kurar.” Hükmü yer almaktadır. Ancak sosyal güvenlik sistemi incelendiğinde,
Devletin sosyal güvenlik harcamalarına katkısının, Anayasada yer alan görev
ve gösterdiği iktisadi genişleme ile uyumlu olmadığı, hatta çoğu zaman
sistemi zorladığını öncelikle belirtmek istiyorum.
2001 yılı verilerine göre, ülkemizde toplam 58,9 milyon kişi sosyal
güvenlik kapsamındadır. Bunun yaklaşık 11.6 milyonu aktif sigortalı
(SSK; 6 milyon, T.C.Emekli Sandığı; 2.2 milyon, Bağ-Kur; 3.3 milyon, Özel
Sand. 73 bin), 6.3 milyonu pasif sigortalı ve 41 milyonu da bağımlılardan
oluşmaktadır. Görüldüğü üzere ülkemizde kapsamı en geniş sosyal güvenlik
kuruluşu olan Sosyal Sigortalar Kurumu, yaşlılık ve sağlık başta olmak
üzere, aktif ve pasif sigortalılar ve bağımlıları ile birlikte 33.1 milyon
kişiye hizmet götürmektedir. Dolayısıyla, sosyal güvenlik kapsamındaki
nüfusun % 56.2’si SSK’ya tabidir.
Ülkemizde tüm finansman yükünün işçi ve işverenin üzerinde olduğu bir
sosyal güvenlik sistemi vardır. Mevcut haliyle, SSK bütün Batılı ülkeler
arasında, işsizlik sigortası hariç devlet katkısı olmayan tek sosyal güvenlik
kuruluşudur. Ayrıca Avrupa ülkeleri arasında işçi ve işverenden kesilen
prim oranları açısından ilk sırada yer almaktadır. Ödenen yüksek primlere
karşılık, sosyal güvenlik kuruluşlarının sağladığı imkanlar ve verdiği
hizmetin yetersizliği tartışmasızdır.
Bugün gelinen noktada, bütün ilgili kesimlerin yakındığı, hiç kimseyi
memnun etmeyen bir sosyal güvenlik sistemi oluştuğu görülmektedir. Sistemin
doğrudan ilgili tarafları olan sigortalılar; düşük gelir ve yetersiz sağlık
hizmetlerinden, işverenler; ağır prim yükünden, devlet ise; Milli Gelirin
neredeyse % 5’ine yaklaşan finansman açıklarından şikayetçidir.
Yıllar boyu süregelen popülist politikaların sonucu olarak, sosyal güvenlik
sistemimizin temel göstergeleri çok ciddi boyutlarda bozulmuştur. Bu konudaki
en belirgin gösterge, erken yaşta emeklilik uygulamaları nedeniyle emekli
sayısının çalışan sigortalı sayısına oranı olarak tanımlanan, sistem bağımlılık
oranının yüksekliği olmaktadır. Gelişmiş ülkelerin sosyal güvenlik sistemlerine
göre, en az 4 olması gereken aktif/pasif sigortalı oranının, bugün ülkemizde
maalesef 2’nin altına düşmüş olduğu bilinmektedir.
Kuşkusuz böyle çarpık bir aktif/pasif oranı ile hiçbir sosyal güvenlik
sisteminin sağlıklı ve uzun süre devam etmesi mümkün değildir. Bunun yanında;
idari ve kurumsal yetersizlikleri ile birlikte sosyal güvenlik sistemi,
kayıtdışı ekonominin ve haksız rekabetin kendini en belirgin şekilde gösterdiği
alanlardan birini oluşturmaktadır.
Özellikle son yıllarda Sosyal Sigortalar Kurumunun finansman açıkları
ve buna bağlı yaşadığı mali kriz çok ciddi boyutlara ulaşmış olup, tüm
makro ekonomik dengeleri sarsar hale gelmiştir. Kurumun mali yapısı incelendiğinde;
SSK’nın içinde bulunduğu mali krizin temel nedenlerinden birinin, tahsil
edilemeyen Kamu Kuruluşlarından prim alacakları olduğu görülmektedir. Tahsili
gerçekleşmeyen primler nedeniyle ortaya çıkan açığın, primleri artırarak
kapatılmaya çalışılması adil bir yöntem olmadığı gibi devlet ciddiyeti
ile de bağdaşmamaktadır.
08.09.1999 Tarihinde yürürlüğe giren, Sosyal Güvenlik reformu olarak
adlandırılan, Kurumun finansman açığını gidermeye yönelik ve sigortasız
işçi çalıştırmayı önleyeceği, sosyal güvenlik şemsiyesini genişleteceği
ileri sürülen 4447 sayılı Kanunla yapılan değişikliğe göre Sigorta primine
esas kazanç sınırlarının, her yıl 01 Nisan tarihinden geçerli olmak üzere
arttırılması (gerçekleşen yıllık TÜFE + GSYİH) öngörülmüştür.
Sigorta primine esas taban ve tavan sınırlarının, ortaya çıkacak rakamlar
ve sonuçları düşünülmeden, beklenmedik oranlarda yükseltilmesinin, Kurumun
içinde bulunduğu mali sorunları kısa vadede, bir ölçüde çözmüş gibi görünmesine
karşın, uzun dönemde genel ekonomik ve sosyal yapıyı olumsuz yönde etkilediği
ve sistemden kaçışı teşvik ederek kayıt dışı istihdamı hızlandırdığı tartışmasızdır.
Nitekim uygulamanın bugüne kadar alınan sonuçlarına baktığımızda; prim
yükündeki bu artışa karşılık SSK’nın tahsilat oranında ve sigortalı sayısında
kayda değer bir artış olmadığı hatta düşüşler olduğu ortaya çıkmıştır.
Kurumu mali yönden rahatlatacağı düşüncesiyle primlerin artırılması
yoluna gidilmesinin; işçi ve işverene yeni yükler getirmenin yanında, sanayide
istihdamı daraltıcı, emek yoğun yatırımlar yerine sermaye yoğun yatırımlara
kaymayı teşvik edici bir etki yaratıyor olması, ülkemizin en büyük sorunu
haline gelen kronik işsizliği daha da körüklemektedir.
Primlerdeki yükselme işverenler açısından üretim giderlerini artırmakta,
bu da maliyet unsuru olarak tüketiciye yansımaktadır. Ayrıca bu artışlar,
işçiler açısından da reel gelirlerini azaltarak, satınalma güçlerinin gerilemesine
neden olmaktadır. Diğer yandan; ücretlilerden tahsil edilen gelir vergisi
ile işyerlerinden tahsil edilecek gelir ve kurumlar vergisi de azalmaktadır.
Şöyle ki; SSK prime esas kazancın üst sınırının yükseltilmesi nedeniyle;
işçinin eline geçen net ücretin azalması ile birlikte vergiye esas matrah
düştüğünden, Maliyenin aldığı gelir vergisi miktarı azalmaktadır. İşverenler
de, artan sigorta primi ödemesini gider yazacakları için, gelir ya da kurumlar
vergisi matrahında, gider yazılan tutar kadar azalma olmaktadır.
Yukarıda ortaya koyulan Sosyal Sigortalar Kurumu ile ilgili genel
sorunlar ve uygulamada yaşanan sıkıntıların aşılmasına yönelik çözüm önerileri
aşağıda belirtilmiştir.
• Devlet sisteme, Kurumun açıklarını finanse eden kuruluş olarak
değil, işçi ve işveren yanında üçüncü taraf olarak prim ödemek suretiyle
katılmalıdır. Böylece işçi ve işverenin prim yükünün azalması ile birlikte
kayıtiçi istihdamın özendirilmesi de sağlanmış olacaktır.
• Sistemin mali açıklarını düşürmek ve de her türlü haksız rekabet koşulunu
ortadan kaldırmak, ancak kayıtlı çalışan sayısını arttırarak, aktif/pasif
dengesini sağlamakla mümkündür. Bunun gerçekleşebilmesi için; sigorta
primine esas kazanç sınırlarının makul düzeylerde tutulmasına, etkin denetim
yoluyla kayıtdışı sektörü kayıtlı ve takip edilebilir hale getirebilecek
tedbirlerin bir an önce alınmasına, ayrıca kayıtdışı istihdama karşı çalışanların
desteğinin sağlanmasına ve bu konuda ciddi bir kamuoyu oluşturulmasına
öncelikle ihtiyaç vardır.
• Yüksek oranlarda artan SSK primleri; işçi açısından net gelir kaybı,
işveren açısından da rekabet dezavantajı yaratan maliyet yükselmesine sebep
olmaktadır. Bu nedenle prim oranları kademeli olarak düşürülmelidir.
Böylece ulusal ve uluslararası düzeyde rekabet gücü ve buna bağlı
istihdam artacak ve kayıtdışına kaçış önlenirken, sosyal güvenlik şemsiyesi
yatay olarak genişleyecektir.
• 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 78. maddesi uyarınca prime
esas taban ücret ile Asgari Ücret arasındaki farka ilişkin primlerin tamamının
işverence ödenmesi hükmü nedeniyle, Asgari ücretin, belirlenecek olan prime
esas alt-kazanç sınırının çok altında kalması, bundan öncelerde yaşandığı
gibi, işverenlere ilave bir istihdam yükü getirmektedir. Bu da ödenmeyen
ücretten prim alınması, çalışma karşılığı olmayan bir ek maliyete neden
olmaktadır.
Dolayısıyla SSK primine esas kazanç alt sınırının mutlaka asgari
ücret tutarında belirlenmesi, tavan kazanç sınırının da alt sınırın beş
katı olarak uygulanması yerine, makul düzeyde ve özellikle kayıt dışına
çıkmayı özendirmeyecek şekilde belirlenmesi yerinde olacaktır. Bu seçeneğin
gerçekleşmemesi halinde, Sigorta prim oranlarında yapılacak artışların
Yasa değişikliğinden önce olduğu gibi, gösterge ve katsayıya bağlanarak
daha makul düzeyde belirlenmesi uygun olacaktır.
• Sigorta primine esas taban ve tavan kazanç sınırlarının belirlenmesinde
ve yürürlüğe girmesinde uygulanabilirlik açısından zamanlama iyi yapılmamıştır.
Şöyle ki; İşletmelerin yıl sonuna doğru, yeni yıl bütçelerini hazırlamaları
gerekmekte, ancak belirlenen son yasal düzenlemeye göre prim tutarlarının
1 Nisan’da yürürlüğe girmesi ve takip eden yılın ilk üç aylık döneminde
de yürürlükte olması, bir takvim yılı sürecinin bölünmesine neden olmakta
ve Şirketlerin ileriye dönük bütçe çalışmaları için gerekli olan maliyet
hesaplarının yapılmasında güçlük yaratmaktadır. Dolayısıyla prim artışlarının
daha önce olduğu gibi 1 Ocakta ya da 1 Ocak ve 1 Temmuzda yürürlüğe girmesinin
yıllık bütçe çalışmalarının daha sağlıklı yapılabilmesi bakımından gerekli
olduğu kanaatindeyim.
• Özel sigorta programları teşvik edilmelidir. Böylece Sosyal Güvenlik
sisteminin mümkün olduğunca daha çok kişiye minimum düzeyde koruma sağlaması,
fazlasının tarafların isteğine bağlı olarak özel sistemlerle karşılanması,
sosyal güvenlik sistemimizi rahatlatacağı gibi, günümüzün değişen ekonomik
şartlarına uyumu da kolaylaştıracaktır.
• SSK primine esas kazançlar konusundaki belirsizliklere, uygulama birliği
oluşturulabilmesi bakımından açıklık getirilmelidir. Sosyal Güvenlik Sistemi
ile uyumlu olması ve prime esas kazanç sınırlarının yüksekliği dikkate
alındığında, işverenin yakacak yardımı, aile yardımı, v.b. ad altında yaptığı
sosyal yardım ödemelerinden prim alınmaması bir ilke kararına dayandırılmalı,
her akla geldikçe işyerlerine fatura çıkarılmamalıdır.
• İşverenlerin, iş kazası meslek hastalığı risklerine karşı Kuruma prim
ödemelerine rağmen, Kurumun iş kazaları ve meslek hastalıklarında yaptığı
masrafları işverenin kasdını, kusurunu, ihmalini veya kusursuz sorumluluğunu
ileri sürerek işverene rücu etmesi uygulamasına son verilmelidir.
• Gerek Sosyal Güvenlik Sistemi kapsamındaki ayrı kurumlara tabi olmaları
sebebiyle hizmetlerden farklı düzeylerde yararlanılmasının önlenmesi ve
gerekse sağlanacak tasarruf/ekonomi dolayısıyla, Hükümetin Acil Eylem Planında
da yer verildiği üzere, Devlet Hastanesi, Sigorta Hastanesi ve Kurum Hastanesi
ayrımının kaldırılması biran önce hayata geçirilmelidir. Öte yandan değişik
kurumlardan emekli olanlara sağlanan aşırı gelir farklılığının ortadan
kaldırılmasının da sosyal devletin öncelikli görevi olduğu görüşümüzü yinelemek
isterim.
Sonuç
Sosyal Sigortalar Kurumu başlangıçta kendi gelirleri ile finanse edilmek
üzere yapılandırılmış ancak özellikle son dönemlerde politik kaygılar nedeniyle
yapılan müdahalelerle, Kurumun mali dengeleri hızla bozulmaya başlamış,
finansman açıklarını kapatmak amacıyla bütçeden yapılan transferler her
yıl artarak sürmüş, böylece büyüyen Devlet bütçesindeki açıkların da en
önemli nedeni haline gelmiştir. Bunun yanında, iştirakçilerin Kurumun sunduğu
hizmet/yardımlardan memnuniyetsizliği de giderek artmıştır.
Özellikle son yıllarda Kurumun bozulan gelir-gider dengesinin düzeltilmesi
amacıyla yasal düzenlemeler yapılmış, ancak yapılan bu düzenlemeler, sigorta
primine esas kazanç sınırlarının, ülkenin içinde bulunduğu iktisadi gerçekler
gözardı edilerek yüksek oranlarda artırılması alışkanlık haline gelmiştir.
Böylece yeni istihdam alanları yaratılmasının teşvik edilmesi, kayıtiçi
çalışmanın özendirilmesi, sosyal güvenlik imkanlarının ve kapsamının genişletilmesi
yerine, işletmelerin istihdam maliyetini olabildiğince artıran, kayıtdışılığı
özendiren ve uluslararası rekabet ortamında gerilere düşülmesine sebep
olan bir yöntem benimsenerek, zaten yüksek oranlarda ve sadece işçi ve
işverenin üzerinde olan prim yükü daha da artırılmıştır.
Soruna kalıcı bir çözüm getirilmesi bakımından; yukarıda belirttiğimiz
öneriler göz önünde tutularak, küresel ekonomide ülkemizin rekabet konumunu
kaybetmesine neden olabilecek üretim maliyetlerinin yükselmesi sonucunu
doğuran, taşınamayacak düzeydeki SSK primi uygulamasına son verilerek;
prim tutarlarının Devlet, işçi ve işverenin uzun vadede yararına olabilecek,
makul seviyelerde tutulmasına özen gösterilmesini önermekteyim.
MAYIS 2003
|