GÜNCEL BİR TARTIŞMA: İŞ KANUNU VE İŞ GÜVENCESİ “YENİ BİR SOSYAL DÜZEN” Mİ? YOKSA “SOSYAL KAOS” MU?
Doç. Dr. Ali Rıza BÜYÜKUSLU
KİPLAS Genel Sekreteri
|
Söylemlerinde global ekonomik ilişkileri yönlendiren global
aktörlerden IMF ve politikalarına karşı çıkan ancak benzer global örgütlerin
sosyal hayatı düzenleyici mekanizması olan ILO ve AB norm ve standartlarına
atıf yaparak entelektüel puan toplamaya çalışan kesimler, Türkiye’de global
rekabetin, ekonominin ve işgücü piyasalarının ihtiyacı olan reform, regulasyon
veya deregulasyonları sadece Türk işverenin veya sanayicisinin “esneklik”
talebi olarak algılama hatasına düşmüşlerdir. Oysaki bu toplumsal proje,
batıda bizzat sağcı veya solcu ayırt etmeden AB hükümetleri tarafından
“işsizliği” önleme projesi ve yeni dünya ekonomi düzenine uyum sağlama
politikası olarak bizzat kendi hükümetleri ve bürokratları tarafından tartışmaya
açılmıştır. Örneğin, a tipik çalışma türleri ve konuyla ilgili yasal düzenlemeler
bu çerçevede gelmiştir. |
 |
İş güvencesi, kıdem tazminatı ve işsizlik sigortası müesseseleri
ile birlikte ele alınması gereken bir düzenlemedir. “Kıdem tazminatı pazarlık
konusu yapılmaz” şeklindeki bir yaklaşım sadece AB uygulamalarına aykırı
bir durumu ortaya koymaz, aynı zamanda bu üç müessese arasında yaratılacak
bir dengesizlik ya da doğru balansın bulunamaması işverenlerin işgücü maliyetini
artırdığı gibi Türkiye’nin makro ekonomik politikalar açısından istihdam
dostu bir programın uygulanmasına da engel olur. |
 |
100’ün üzerinde madde ile düzenlenerek dünyada sayılı
örnekleri arasında yer almaya namzet bir “çağdaş ve esnek İş Kanunu” için
son söz, İngilizlerin yeni sloganı olmalıdır: Daha Az Regulasyon Daha Fazla
Sosyal Diyalog. |
I) Teorik Tartışma: İş Kanunun Politik Ekonomisi
Güncel bir tartışma olan İş Kanunu tasarısı ve iş güvencesinin Türk
Çalışma Hayatına getireceği yenilikler ve Türk sanayi üzerine yapacağı
muhtemel etkileri incelemeden önce, Türk endüstri ilişkilerini, çalışma
yasalarını, çalışma yaşamı ve sosyal partnerleri köklü değişime zorlayacak
ve yeni çalışma ilişkilerini empoze edecek bu “sosyal bulmaca”yı iyi analiz
etmek ya da daha net bir ifade ile çalışma yasalarını değiştirmek vasıtasıyla
yapılmak istenen bu yapısal dönüşüm projesinin politik ekonomisinin ve
arka planının teorik alt yapısını ortaya koymamız gerekmektedir.
Global dünya ve onu şekillendiren global aktörler, entegrasyonlar veya
kuruluşlar (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, ILO, AB, NAFTA vs.)
yeni dünya düzeni öngörüsü içinde ekonomik, politik ve sosyal hayatı yeniden
inşaa etmektedirler. Daha çok, gelişmiş ekonomilerin temsilcisi ülkeler
tarafından finanse edilen uluslararası örgüt veya oluşumlar, dünya ekonomik,
politik ve sosyal hayatına yönelik projeleri hazırlamakta ve global düzeyde
yaygınlaştırılması misyonunu da üstlenmektedirler. Bu çerçevede gözlemlediğimiz,
politik arenada ulus-devlet modelinden uluslararası entegrasyonlara, ekonomide
devlet destekli büyüme modelinden neo-liberal politikalara ve pazar ekonomisine
geçiş ve nihayet iş dünyasında fordist kapital birikim modelinden esnek
üretim sistemlerine geçiş bütünüyle global tasarının parametreleri olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Global düzeyde politika, ekonomi ve üretim ilişkilerinin yeniden dizaynı
aynı zamanda kapitalist sermaye-emek sürecinin ya da genel anlamda çalışma
hayatının yeni bir sosyal düzenin içinde yeniden ele alınması ihtiyacını
ortaya koymaktadır. Bu ise öncelikli olarak işgücü piyasaları (labour market)
reformu ve çalışma yasaları regulasyonu ya da deregulasyonunu bu global
projenin sosyal saç ayağı olarak ortaya çıkmasını sağlamaktadır. “Global
dünya ve global rekabette bende yer almak istiyorum, bu yüzden başta AB
üyeliği olmak üzere tüm uluslararası ekonomik ve sosyal entegrasyonların
içinde yer alma iddiasındayım” diyen Türkiye’nin sosyal aktörlerinin (hükümetler,
işverenler, işçiler ve temsilcilerinin) yukarıdaki altını çizmeye çalıştığımız
global konseptlerden bağımsız davranma seçenekleri olmadığına göre, çalışma
hayatının ve gerçekleştirilmeye çalışılan yapısal ya da yasal reformlarda
ortaya çıkan tıkanıklık veya dirençlerin global oyunun kurallarının ulusal
aktörler tarafından iyi algılanmadığı sonucunu doğurabilmektedir. İşgücü
piyasalarının reformu, iş kanunu, esneklik ve güvenlik arasındaki balansın
sağlanabilmesi tartışmaları Avrupa Birliği uluslarının gerek kendi içinde
sosyal entegrasyonu sağlayabilme, gerek işsizliği önleme gerekse AB’nin
uluslararası rekabette ihtiyaç duyduğu bir “sosyal model” in hayata geçirilmesi
boyutuyla AB’nin gündemini yoğun biçimde işgal etmektedir. Bu itibarla,
Türkiye’deki yeni iş kanunu ve iş güvencesi tartışmaları global bazda ve
özellikle AB’deki tartışmalara içerik olarak olmasa da şekil olarak paralel
yürütülmektedir. Hatta, AB’nde konu İtalya’da reform sürecinde aktif rol
oynayan bir profesörün öldürülmesine, Fransa’da hükümetin işten çıkarmayı
zorlaştırıcı yasalarına karşı Fransız anayasa mahkemesinin devreye girerek
Fransa’nın rekabet gücünü baltalıyorsunuz şeklindeki yasal darbesine ve
Almanya’da konuyla ilgili reformlar için Almanya tarihinde ilk defa bir
Alman ekonomi bakanının Başbakan tarafından görevlendirilmesinin ve daha
da önemlisi Avrupa Merkez Bankası tarafından işgücü piyasalarını ve katı
iç mevzuatlarını deregulasyonu tabii tutmayan ya da gerekli reformları
yapamayan ülkelerin AB’nin öngördüğü para politikaları, bütçe ve ekonomik
diğer kriterlere ulaşmada başarılı olamayacakları uyarısı tüm üye ülke
hükümetlerine iletilmiştir.
Türkiye’de duruma baktığımızda; yeni iş kanunu, esneklik ve güvence
tartışmaları AB ile eş zamanlı ancak farklı dinamiklerin tesiri ve etkisi
ile siyasetin ve sosyal aktörlerin konuyu “ulusal bir sosyal proje”
olarak algılayabilme becerilerinin ötesinde, kendi başarı hanelerine koyabilecekleri
bir “günü kurtarma” taktiği olarak algılama kısırlığı içinde gelişmiştir.
Şöyle ki, teorik çerçevede anlatmaya çalıştığımız global ekonomik ve
politik dönüşüm projeleri tüm dünyada 1980’li yılların ikinci yarısında
itibaren tüm ulusları sanayi toplumu formatındaki örgütlenme yapılanmasından
çıkartıp bilgi toplumu beklenti ve ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılırken,
1990’lı yıllardan itibaren Türk hükümetleri ve ilgili çalışma bakanları,
Türkiye’nin global ekonomik entegrasyon sürecine yapacağı olumlu ya da
olumsuz etkileri tartışmadan ILO’nun 158 sayılı sözleşmesine yoğunlaşmış
ve parlamentosunda da kabul etmiştir. Daha sonra konuyu bir politika
aracı yapmak isteyen popülist siyasetçiler tarafından iş güvencesi konusu
gündem de tutulmuş ve nihayet yasalaşması boyutuna kadar taşınmıştır. Söylemlerinde
global ekonomik ilişkileri yönlendiren global aktörlerden IMF ve politikalarına
karşı çıkan ancak benzer global örgütlerin sosyal hayatı düzenleyici mekanizması
olan ILO ve AB norm ve standartlarına atıf yaparak entelektüel puan toplamaya
çalışan kesimler, Türkiye’de global rekabetin, ekonominin ve işgücü piyasalarının
ihtiyacı olan reform, regulasyon veya deregulasyonları sadece Türk işverenin
veya sanayicisinin “esneklik” talebi olarak algılama hatasına düşmüşlerdir.
Oysaki bu toplumsal proje, batıda bizzat sağcı veya solcu ayırt etmeden
AB hükümetleri tarafından “işsizliği” önleme projesi ve yeni dünya ekonomi
düzenine uyum sağlama politikası olarak bizzat kendi hükümetleri ve bürokratları
tarafından tartışmaya açılmıştır. Örneğin, a tipik çalışma türleri ve konuyla
ilgili yasal düzenlemeler bu çerçevede gelmiştir.
Oysa ki, kendisi de Türkiye’deki en büyük işveren olan devlet “esnek
üretim” sürecinin ihtiyacı olan esnek çalışma modelini sadece işverenlerin
bir talebi olarak görmüş ve enerji ve zamanının büyük bir bölümünü popülist
nedenler ile sadece iş güvencesi tartışmasına ayırmıştır.
Diğer taraftan, işçi sendikaları iş güvencesi olayını “sendikal güvence”
ve kendileri için bir “kurtuluş” projesi olarak algılamış ve kendilerinin
de üyesi olduğu üst düzey örgütleri ETUC’un AB üst düzey işveren kuruluşu
UNICE ile yaptığı esneklik tartışmalarını ve birlikte esneklik ile ilgili
uzlaşılarak ürettiği AB direktiflerini “red” etme noktasına kadar konuyu
götürmüşledir. Böylece sadece işi olan ve örgütlü kesimin güncel bir sorununa
çözüm üretme ve mutlu bir azınlığın haklarını koruma kaygısındaki
Türk işçi hareketi dışarıda bekleyen “işsizler ordusuna” yönelik hiçbir
global projenin altına imza atmama sorunu ile başbaşa kalmıştır. Devlet
destekli büyüme kolaylığına alışmış ve yasal güvencelere sığınarak sendikacılık
yapma anlayışındaki bu yaklaşım, aynı global ailenin ILO projesi olan 158
sayılı sözleşmeyi alkışlarken, yine aynı global güçler tarafından finanse
edilen ve bu ailenin diğer bir ferdi olan AB ve onun esneklikle ilgili
direktiflerini “esneklik” yeni bir “kapitalist sömürü aracıdır” veya “esneklik
bir kölelik düzenidir” diye karşı gelebilmişlerdir. Bu iddianın doğru olduğunu
kabul etsek dahi aynı samimiyetle 158 sayılı sözleşmenin AB’nin gelişmiş
ülkeleri açısından gelişmekte olan ülkelere karşı kullandıkları bir “sosyal
damping” i önleme aracı olduğunu da kabul etmek gerekirdi.
İşverenler açısından bakıldığında ise; “çağdaş iş kanunu” söyleminin
ortaya atıldığında esneklik taleplerinin hiç kuşkusuz ki, bir güvence ile
özellikle 158 sayılı sözleşmeyi imzalamış bir ülke olarak bir iş güvencesi
yasası ile dengelenebileceğinin politik hesabının önceden yapılmış
olması gerekirdi. AB ortalamasında esneklik, iş güvencesi ve kıdem tazminatı
istiyoruz derken AB’nin mevcut ortalama yasal düzenlemelerinin katı olduğu
ve AB hükümetlerin bu yasalardan kaçmak için veya mevcut yasalarını yumuşatma,
rahatlatma ya da reforma tabii tutma sürecinde olduğunun iyi analiz edilmesi
gerekiyordu.
Yıllarca örgütlü işveren sendikaları ve TİSK’in dışında kalmış ve çalışma
hayatını kendi pragmatik kuralları ile yürütmeye alışmış işverenler açısından
“yeni sosyal düzen”e tepkiyi kurumsallaşamamanın, örgütsüzlüğün, kuralsızlığın
ve nihayet global öngörememezliğin doğal bir sonucu olarak kabul etmek
gerekir.
II) Yeni İş Kanunu ve Çalışma Hayatı
Gelinen bu noktada böyle bir kanunun ortaya çıkmasına neden olan global
ve ulusal gelişmeler ve geçmişin muhasebesini yapmak bu günü ve gelinen
noktayı iyi anlamamız açısından faydalıdır. Ancak bu teorik değerlendirme
ötesinde yasanın pratikte çalışma hayatına yapacağı olası etkilere kısaca
değinmekte yarar vardır.
İş kanunu çalışmalarını iki temel tartışma zemini üzerinde değerlendirmekte
fayda vardır. Birincisi, kanunun içindeki iş güvencesi düzenlemesidir.
4473 sayılı İş Güvencesi Kanunu’nun özünü teşkil eden, işçiyi feshe karşı
koruma, dolayısıyla işverenin fesih hakkının sınırlandırılması sonucunu
doğurmaktadır. Elbette burada mutlak bir korumadan söz edilmemekle birlikte
daha çok haksız feshin önlenmesi amacının ön plana çıkartıldığı ve uluslararası
dayanak açısından ise, 158 sayılı ILO sözleşmesinin baz alındığı görülmektedir.
Mevcut İş Güvencesi Kanunu ve İş Kanunu tasarısındaki iş güvencesi ile
ilgili düzenlemelere baktığımız zaman hizmet ilişkisine işveren tarafından
son verilmesi hakkındaki 158 sayılı sözleşmenin katı bir uygulaması veya
uluslararası bu sözleşmenin bir benzeri olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.
Böylece, kanuna ilişkin ilk itirazın güvencenin kendisine değil, katılık
derecesine yapılması gerektiğidir. Oysaki kanun gerekçeleri sıralanırken
referansların uluslararası sözleşmeler ve Türkiye gerçeklerinin göz önünde
tutulması yönünde bir yaklaşımın yer aldığı iddia edilmektedir. Türkiye
gerçekleri ise bize Türkiye’de işsizliğin Avrupa ortalamasının üzerinde
olduğunu, Türkiye’de kayıtdışı sektörün oransal olarak büyüklüğü ve bu
kanunun kayıtdışına kaçışı hızlandırabileceği, iş yargısının dolayısıyla
mahkemelerin bu yoğunluğu kaldırıp kaldıramayacağını, haksız fesihe maruz
kalmış bir işçinin mahkeme tarafından öngörülen tazminat hakkına kavuşması
ile elde edeceği tazminat miktarı ile aynı süreler içinde işsizlik sigortasından
faydalanma durumunda ortaya çıkabilecek haksız kazanç ya da abartılı tazminat
konusunun bu iki müessese arasında rasyonel bir düzenlemenin gerçekleştirilememiş
olması tartışmaya açıkken, kanuna karşı tedbir almaya çalışan işletme yöneticilerinin
daha önce terk ettikleri Taylorist bürokratik organizasyon yapılanmasına
geçmelerini ve işyerinde detaylı belgelendirme sistemini teşvik ederek,
işyerinde davranış takibi ve yeterlilik ölçme adına polisiye yönetim tarzlarına
başvurmaya özendirebileceğinin firma bağlılığını sağlama ve işyerine güven
(trust) tesis etme gibi çağdaş konseptlere vereceği zararın yönetimsel
analizinin ihmal edilmiş olması, Türkiye’nin halihazırda yarı sanayileşmiş
ve yarı feodal yapısına uygunluğunu, abartılı kurallar içinde boğulmuş
mevzuatlara sahip bir Türkiye’nin 21.yüzyıl küreselleşmesinde yerini alabilmesi
için yılda en az 20 milyar dolarlık bir global sermaye yatırımına ihtiyaç
duyan ülkemize nasıl bir katkıda bulunabileceğinin göz önünde tutulup tutulmadığını
ve her şeyden önemlisi işyerlerinin rekabet gücüne yapacağı iktisadi etkisinin
hesaplanıp hesaplanmadığı, Türkiye gerçeğinin bir bölümünü yansıtmaktadır.
Bugün itibariyle, OECD raporlarında da kendini bulan bir başka realite
ise, iş güvencesine ilişkin yasal düzenlemenin istihdamı daralttığı ve
istihdamı özendirici politikalar ile çeliştiği ve de özellikle dışarıda
iş bekleyenlerin bu bekleme süresini uzattığı yönündedir.
Diğer taraftan iş güvencesi, kıdem tazminatı ve işsizlik sigortası
müesseseleri ile birlikte ele alınması gereken bir düzenlemedir. “Kıdem
tazminatı pazarlık konusu yapılmaz” şeklindeki bir yaklaşım sadece AB uygulamalarına
aykırı bir durumu ortaya koymaz, aynı zamanda bu üç müessese arasında yaratılacak
bir dengesizlik ya da doğru balansın bulunamaması işverenlerin işgücü maliyetini
artırdığı gibi Türkiye’nin makro ekonomik politikalar açısından istihdam
dostu bir programın uygulanmasına da engel olur. 1982 yılında, yani
yaklaşık 20 yıl önce, ILO genel kurulunda kabul edilen ve bugün ILO yönetim
kurulunun özellikle işveren kanadı tarafından revizyona tabii tutulması
gerektiği gerekçesiyle eleştirilen 158 sayılı sözleşme ve bunun tıpatıp
benimsenmesi ile oluşturulan bir düzenleme, hızlı nüfus artışı ve genç
işsiz problemi baskısı altındaki gelişmekte olan bir ekonominin büyümesine
ve sosyal politikalarına bir çare olamayacaktır.
İş Kanunu tasarısının yoğun tartışmalara neden olan ikinci önemli unsuru,
esneklik ile ilgili hükümleridir. İş kanunu ile getirilmeye çalışılan esneklik
ile ilgili hükümlerin iş mevzuatlarımızda olmayan esnek çalışma düzenine
ilişkin kurumları ve uygulamada gözlemlenen bazı uygulamaların daha kurallı
yapılması için kurallaştırılma ve yasal dayanaklarının oluşturma çabasının
bir yansıması olduğunu söylemek mümkündür. Konuyla ilgili çoğunlukla Avrupa
Birliği çerçeve direktifleri, Türkiye’deki bugüne kadar yargıya da intikal
etmiş yanlış uygulamalar ve öğretinin yıllar içinde oluşturduğu geleneksel
düşünce sistematiğinin esneklik hükümlerinin şekillendirilmesinde etkili
olduğu görülmektedir. Bu yaklaşımın sonuç itibariyle yasanın esneklik ile
ilgili kısımlarının yoğun regulasyona tabii tutulduğu dolayısıyla esneklik
adına daha fazla bürokratik ve detaylı prosedürlere yer vermesi boyutuyla
2821 ve 2822’deki düzenlemeleri anımsatır nitelikte olduğunu söyleyebiliriz.
Hiç kuşkusuz ki; AB çerçeve direktifleri yapısı itibariyle detaylı düzenlemeler
içermektedir. Ancak unutulmaması gereken nokta, bu yönergelerin özelliğinin
çerçeve yönergeler olup esnekliğin ölçüsünü, kapsamını, oranlarını, tazminatı
ve kurallarının derecesini ulusal mevzuata bırakmasıdır. Burada ulusal
tercihlerde optimal bir düzenleme yapma seçeneği her zaman için üye ülkelere
bırakılmıştır.
Diğer taraftan, bu yasa ile birlikte esnek çalışma türlerinin yerleşmesini
sağlayacak ve esnek çalışmaya izin verecek birçok düzenleme, çalışma hayatı
ile tanıştırılmış olacaktır. Ancak AB’nin yoğun gündemini işgal eden iki
önemli düzenlemeden “Telework” yani “tele çalışma”nın bu yasa kapsamında
yer almamış olması ve ödünç iş ilişkisinin esas itibariyle AB’nde kullanılan
“geçici çalışma” (temporary work) ilişkilerini düzenlendiğinden “ödünç
iş ilişkisi” yasa metni içinde yanlış terminolojilendirilmiş olup, geçici
çalışma olarak kaleme alınması gerektiği yasanın eleştirilecek yönleri
arasında gösterilebilir.
Ödünç iş ilişkisi düzenlemesi Türkiye’de doğru isimlendirilebilseydi
bugün ETUC’un ve UNICE’nin üzerinde uzlaşmaya vardığı ve konuya ilişkin
bir taslak direktifin de mevcut olduğu geçici işlere ilişkin düzenlemede
(ödünç iş ilişkisi) Türkiye’de bu kadar tartışma konusu olmayabilirdi.
Oysaki, AB, bu düzenlemeyi ödünç alan ve ödünç veren kavramları yerine
direkt işveren ve kullanıcı işveren olarak yorumlamıştır. Buna bağlı olarak
da yasa metninde çıkartılan ve geçici çalışmayı organize eden geçici iş
acentaları (temporary work agency) esas itibariyle geçici işler için spesifik
yasal düzenlemesi bulunan ülkelerde işçi ve bunu hizmetinde kullanan işveren
arasındaki ilişkiyi düzenleyen önemli ve vazgeçilmez bir müessesedir.
III) Genel Değerlendirme
Marxist teorinin en önemli perspektiflerinden birisi de insanoğlunun
kendi tarihini yaptığı “(Men make their own history)” yönündedir. Ancak,
Marx’ın da kabul ettiği bir gerçek ise insanlığın kendi tarihini her zaman
için kendi isteklerinin ve tercihlerinin doğrultusunda yapamadığıdır.
Bunun nedeni ise, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin yapısı tarihin istediğimiz
şekilde yazılması sürecine bazı limitler getirmesidir. Hiç kuşkusuz ki,
yeni iş kanunu çalıştıran ve çalışanlar açısından “yeni bir sosyal” düzendir.
Ancak kabul edilmesi gereken bir gerçek; endüstri ilişkilerinde veya “çatışma
yönetiminde” (conflict management) tek taraflı bir tatmin yoktur, karşılıklı
çıkarların uzlaştırılması veya fedakarlığı söz konusudur. Bugün hayata
geçirmek istediğimiz bu yeni İş Kanunu global realitelerin, küresel rekabetin,
toplumsal transformasyonun ve ülke gerçeklerinin sınırları içinde geliştirilmeye
mahkumdur. Dolayısıyla, sosyal tarafların yeni yasadan beklentisini bu
çerçevede geliştirmesi gerekmektedir. Bunun aksine, dayanaksız talepler,
gereksiz dirençler, katı, bürokratik ve polisiye tedbirlere dayalı yasal
düzenlemeler ve her şeyden önemlisi konuyla ilgili kültürel, eğitimsel,
sosyolojik ve davranışsal alt yapısı olmayan işçi ve işvereni ile bir bütün
sanayi profili, aksaklıklar içindeki yoğun yargı süreci ve beraberinde
getireceği gergin çalışma ilişkileri sosyal barışı zedeleyebilecek
bir “sosyal kaosa” neden olabilecektir. 100’ün üzerinde madde ile düzenlenerek
dünyada sayılı örnekleri arasında yer almaya namzet bir “çağdaş ve esnek
İş Kanunu” için son söz, İngilizlerin yeni sloganı olmalıdır: Daha
Az Regulasyon Daha Fazla Sosyal Diyalog.
MART 2003
|