MART 2003
 
Arama  
 
 
 « Dergi İndeksi
   Son Sayı
   Tüm Sayılar
   TİSK Ana Sayfa



GÜNCEL BİR TARTIŞMA: İŞ KANUNU VE İŞ GÜVENCESİ “YENİ BİR SOSYAL DÜZEN” Mİ? YOKSA “SOSYAL KAOS” MU?

Doç. Dr. Ali Rıza BÜYÜKUSLU
KİPLAS Genel Sekreteri



 
Söylemlerinde global ekonomik ilişkileri yönlendiren global aktörlerden IMF ve politikalarına karşı çıkan ancak benzer global örgütlerin sosyal hayatı düzenleyici mekanizması olan ILO ve AB norm ve standartlarına atıf yaparak entelektüel puan toplamaya çalışan kesimler, Türkiye’de global rekabetin, ekonominin ve işgücü piyasalarının ihtiyacı olan reform, regulasyon veya deregulasyonları sadece Türk işverenin veya sanayicisinin “esneklik” talebi olarak algılama hatasına düşmüşlerdir. Oysaki bu toplumsal proje, batıda bizzat sağcı veya solcu ayırt etmeden AB hükümetleri tarafından “işsizliği” önleme projesi ve yeni dünya ekonomi düzenine uyum sağlama politikası olarak bizzat kendi hükümetleri ve bürokratları tarafından tartışmaya açılmıştır. Örneğin, a tipik çalışma türleri ve konuyla ilgili yasal düzenlemeler bu çerçevede gelmiştir.
İş güvencesi, kıdem tazminatı ve işsizlik sigortası müesseseleri ile birlikte ele alınması gereken bir düzenlemedir. “Kıdem tazminatı pazarlık konusu yapılmaz” şeklindeki bir yaklaşım sadece AB uygulamalarına aykırı bir durumu ortaya koymaz, aynı zamanda bu üç müessese arasında yaratılacak bir dengesizlik ya da doğru balansın bulunamaması işverenlerin işgücü maliyetini artırdığı gibi Türkiye’nin makro ekonomik politikalar açısından istihdam dostu bir programın uygulanmasına da engel olur.
100’ün üzerinde madde ile düzenlenerek dünyada sayılı örnekleri arasında yer almaya namzet bir “çağdaş ve esnek İş Kanunu” için  son söz, İngilizlerin yeni sloganı olmalıdır: Daha Az Regulasyon Daha Fazla Sosyal Diyalog.

I) Teorik Tartışma: İş Kanunun Politik Ekonomisi

Güncel bir tartışma olan İş Kanunu tasarısı ve iş güvencesinin Türk Çalışma Hayatına getireceği yenilikler ve Türk sanayi üzerine yapacağı muhtemel etkileri incelemeden önce, Türk endüstri ilişkilerini, çalışma yasalarını, çalışma yaşamı ve sosyal partnerleri köklü değişime zorlayacak ve yeni çalışma ilişkilerini empoze edecek bu “sosyal bulmaca”yı iyi analiz etmek ya da daha net bir ifade ile çalışma yasalarını değiştirmek vasıtasıyla yapılmak istenen bu yapısal dönüşüm projesinin politik ekonomisinin ve arka planının teorik alt yapısını ortaya koymamız gerekmektedir.

Global dünya ve onu şekillendiren global aktörler, entegrasyonlar veya kuruluşlar (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, ILO, AB, NAFTA vs.) yeni dünya düzeni öngörüsü içinde ekonomik, politik ve sosyal hayatı yeniden inşaa etmektedirler. Daha çok, gelişmiş ekonomilerin temsilcisi ülkeler tarafından finanse edilen uluslararası örgüt veya oluşumlar, dünya ekonomik, politik ve sosyal hayatına yönelik projeleri hazırlamakta ve global düzeyde yaygınlaştırılması misyonunu da üstlenmektedirler. Bu çerçevede gözlemlediğimiz, politik arenada ulus-devlet modelinden uluslararası entegrasyonlara, ekonomide devlet destekli büyüme modelinden neo-liberal politikalara ve pazar ekonomisine geçiş ve nihayet iş dünyasında fordist kapital birikim modelinden esnek üretim sistemlerine geçiş bütünüyle global tasarının parametreleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Global düzeyde politika, ekonomi ve üretim ilişkilerinin yeniden dizaynı aynı zamanda kapitalist sermaye-emek sürecinin ya da genel anlamda çalışma hayatının yeni bir sosyal düzenin içinde yeniden ele alınması ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bu ise öncelikli olarak işgücü piyasaları (labour market) reformu ve çalışma yasaları regulasyonu ya da deregulasyonunu bu global projenin sosyal saç ayağı olarak ortaya çıkmasını sağlamaktadır. “Global dünya ve global rekabette bende yer almak istiyorum, bu yüzden başta AB üyeliği olmak üzere tüm uluslararası ekonomik ve sosyal entegrasyonların içinde yer alma iddiasındayım” diyen Türkiye’nin sosyal aktörlerinin (hükümetler, işverenler, işçiler ve temsilcilerinin) yukarıdaki altını çizmeye çalıştığımız global konseptlerden bağımsız davranma seçenekleri olmadığına göre, çalışma hayatının ve gerçekleştirilmeye çalışılan yapısal ya da yasal reformlarda ortaya çıkan tıkanıklık veya dirençlerin global oyunun kurallarının ulusal aktörler tarafından iyi algılanmadığı sonucunu doğurabilmektedir. İşgücü piyasalarının reformu, iş kanunu, esneklik ve güvenlik arasındaki balansın sağlanabilmesi tartışmaları Avrupa Birliği uluslarının gerek kendi içinde sosyal entegrasyonu sağlayabilme, gerek işsizliği önleme gerekse AB’nin uluslararası rekabette ihtiyaç duyduğu bir “sosyal model” in hayata geçirilmesi boyutuyla AB’nin gündemini yoğun biçimde işgal etmektedir. Bu itibarla, Türkiye’deki yeni iş kanunu ve iş güvencesi tartışmaları global bazda ve özellikle AB’deki tartışmalara içerik olarak olmasa da şekil olarak paralel yürütülmektedir. Hatta, AB’nde konu İtalya’da reform sürecinde aktif rol oynayan bir profesörün öldürülmesine, Fransa’da hükümetin işten çıkarmayı zorlaştırıcı yasalarına karşı Fransız anayasa mahkemesinin devreye girerek Fransa’nın rekabet gücünü baltalıyorsunuz şeklindeki yasal darbesine ve Almanya’da konuyla ilgili reformlar için Almanya tarihinde ilk defa bir Alman ekonomi bakanının Başbakan tarafından görevlendirilmesinin ve daha da önemlisi Avrupa Merkez Bankası tarafından işgücü piyasalarını ve katı iç mevzuatlarını deregulasyonu tabii tutmayan ya da gerekli reformları yapamayan ülkelerin AB’nin öngördüğü para politikaları, bütçe ve ekonomik diğer kriterlere ulaşmada başarılı olamayacakları uyarısı tüm üye ülke hükümetlerine iletilmiştir.

Türkiye’de duruma baktığımızda; yeni iş kanunu, esneklik ve güvence tartışmaları AB ile eş zamanlı ancak farklı dinamiklerin tesiri ve etkisi ile siyasetin ve  sosyal aktörlerin konuyu “ulusal bir sosyal proje” olarak algılayabilme becerilerinin ötesinde, kendi başarı hanelerine koyabilecekleri bir “günü kurtarma” taktiği olarak algılama kısırlığı içinde gelişmiştir.

Şöyle ki, teorik çerçevede anlatmaya çalıştığımız global ekonomik ve politik dönüşüm projeleri tüm dünyada 1980’li yılların ikinci yarısında itibaren tüm ulusları sanayi toplumu formatındaki örgütlenme yapılanmasından çıkartıp bilgi toplumu beklenti ve ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılırken, 1990’lı yıllardan itibaren Türk hükümetleri ve ilgili çalışma bakanları, Türkiye’nin global ekonomik entegrasyon sürecine yapacağı olumlu ya da olumsuz etkileri tartışmadan ILO’nun 158 sayılı sözleşmesine yoğunlaşmış ve parlamentosunda da kabul etmiştir. Daha sonra konuyu  bir politika aracı yapmak isteyen popülist siyasetçiler tarafından iş güvencesi konusu gündem de tutulmuş ve nihayet yasalaşması boyutuna kadar taşınmıştır. Söylemlerinde global ekonomik ilişkileri yönlendiren global aktörlerden IMF ve politikalarına karşı çıkan ancak benzer global örgütlerin sosyal hayatı düzenleyici mekanizması olan ILO ve AB norm ve standartlarına atıf yaparak entelektüel puan toplamaya çalışan kesimler, Türkiye’de global rekabetin, ekonominin ve işgücü piyasalarının ihtiyacı olan reform, regulasyon veya deregulasyonları sadece Türk işverenin veya sanayicisinin “esneklik” talebi olarak algılama hatasına düşmüşlerdir. Oysaki bu toplumsal proje, batıda bizzat sağcı veya solcu ayırt etmeden AB hükümetleri tarafından “işsizliği” önleme projesi ve yeni dünya ekonomi düzenine uyum sağlama politikası olarak bizzat kendi hükümetleri ve bürokratları tarafından tartışmaya açılmıştır. Örneğin, a tipik çalışma türleri ve konuyla ilgili yasal düzenlemeler bu çerçevede gelmiştir.

Oysa ki, kendisi de Türkiye’deki en büyük işveren olan devlet “esnek üretim” sürecinin ihtiyacı olan esnek çalışma modelini sadece işverenlerin bir talebi olarak görmüş ve enerji ve zamanının büyük bir bölümünü popülist nedenler ile sadece iş güvencesi tartışmasına ayırmıştır.

Diğer taraftan, işçi sendikaları iş güvencesi olayını “sendikal güvence” ve kendileri için bir “kurtuluş” projesi olarak algılamış ve kendilerinin de üyesi olduğu üst düzey örgütleri ETUC’un AB üst düzey işveren kuruluşu UNICE ile yaptığı esneklik tartışmalarını ve birlikte esneklik ile ilgili uzlaşılarak ürettiği AB direktiflerini “red” etme noktasına kadar konuyu götürmüşledir. Böylece sadece işi olan ve örgütlü kesimin güncel bir sorununa çözüm üretme ve  mutlu bir azınlığın haklarını koruma kaygısındaki Türk işçi hareketi dışarıda bekleyen “işsizler ordusuna” yönelik hiçbir global projenin altına imza atmama sorunu ile başbaşa kalmıştır. Devlet destekli büyüme kolaylığına alışmış ve yasal güvencelere sığınarak sendikacılık yapma anlayışındaki bu yaklaşım, aynı global ailenin ILO projesi olan 158 sayılı sözleşmeyi alkışlarken, yine aynı global güçler tarafından finanse edilen ve bu ailenin diğer bir ferdi olan AB ve onun esneklikle ilgili direktiflerini “esneklik” yeni bir “kapitalist sömürü aracıdır” veya “esneklik bir kölelik düzenidir” diye karşı gelebilmişlerdir. Bu iddianın doğru olduğunu kabul etsek dahi aynı samimiyetle 158 sayılı sözleşmenin AB’nin gelişmiş ülkeleri açısından gelişmekte olan ülkelere karşı kullandıkları bir “sosyal damping” i önleme aracı olduğunu da kabul etmek gerekirdi.

İşverenler açısından bakıldığında ise; “çağdaş iş kanunu” söyleminin ortaya atıldığında esneklik taleplerinin hiç kuşkusuz ki, bir güvence ile özellikle 158 sayılı sözleşmeyi imzalamış bir ülke olarak bir iş güvencesi yasası ile dengelenebileceğinin politik hesabının  önceden yapılmış olması gerekirdi. AB ortalamasında esneklik, iş güvencesi ve kıdem tazminatı istiyoruz derken AB’nin mevcut ortalama yasal düzenlemelerinin katı olduğu ve AB hükümetlerin bu yasalardan kaçmak için veya mevcut yasalarını yumuşatma, rahatlatma ya da reforma tabii tutma sürecinde olduğunun iyi analiz edilmesi gerekiyordu.

Yıllarca örgütlü işveren sendikaları ve TİSK’in dışında kalmış ve çalışma hayatını kendi pragmatik kuralları ile yürütmeye alışmış işverenler açısından “yeni sosyal düzen”e tepkiyi kurumsallaşamamanın, örgütsüzlüğün, kuralsızlığın ve nihayet global öngörememezliğin doğal bir sonucu olarak kabul etmek gerekir.

II) Yeni İş Kanunu ve Çalışma Hayatı

Gelinen bu noktada böyle bir kanunun ortaya çıkmasına neden olan global ve ulusal gelişmeler ve geçmişin muhasebesini yapmak bu günü ve gelinen noktayı iyi anlamamız açısından faydalıdır. Ancak bu teorik değerlendirme ötesinde yasanın pratikte çalışma hayatına yapacağı olası etkilere kısaca değinmekte yarar vardır.

İş kanunu çalışmalarını iki temel tartışma zemini üzerinde değerlendirmekte fayda vardır. Birincisi, kanunun içindeki iş güvencesi düzenlemesidir. 4473 sayılı İş Güvencesi Kanunu’nun özünü teşkil eden, işçiyi feshe karşı koruma, dolayısıyla işverenin fesih hakkının sınırlandırılması sonucunu doğurmaktadır. Elbette burada mutlak bir korumadan söz edilmemekle birlikte daha çok haksız feshin önlenmesi amacının ön plana çıkartıldığı ve uluslararası dayanak açısından ise, 158 sayılı ILO sözleşmesinin baz alındığı görülmektedir. Mevcut İş Güvencesi Kanunu ve İş Kanunu tasarısındaki iş güvencesi ile ilgili düzenlemelere baktığımız zaman hizmet ilişkisine işveren tarafından son verilmesi hakkındaki 158 sayılı sözleşmenin katı bir uygulaması veya  uluslararası bu sözleşmenin bir benzeri olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Böylece, kanuna ilişkin ilk itirazın güvencenin kendisine değil, katılık derecesine yapılması gerektiğidir. Oysaki kanun gerekçeleri sıralanırken referansların uluslararası sözleşmeler ve Türkiye gerçeklerinin göz önünde tutulması yönünde bir yaklaşımın yer aldığı iddia edilmektedir. Türkiye gerçekleri ise bize Türkiye’de işsizliğin Avrupa ortalamasının üzerinde olduğunu, Türkiye’de kayıtdışı sektörün oransal olarak büyüklüğü ve bu kanunun kayıtdışına kaçışı hızlandırabileceği, iş yargısının dolayısıyla mahkemelerin bu yoğunluğu kaldırıp kaldıramayacağını, haksız fesihe maruz kalmış bir işçinin mahkeme tarafından öngörülen tazminat hakkına kavuşması ile elde edeceği tazminat miktarı ile aynı süreler içinde işsizlik sigortasından faydalanma durumunda ortaya çıkabilecek haksız kazanç ya da abartılı tazminat konusunun bu iki müessese arasında rasyonel bir düzenlemenin gerçekleştirilememiş olması tartışmaya açıkken, kanuna karşı tedbir almaya çalışan işletme yöneticilerinin daha önce terk ettikleri Taylorist bürokratik organizasyon yapılanmasına geçmelerini ve işyerinde detaylı belgelendirme sistemini teşvik ederek, işyerinde davranış takibi ve yeterlilik ölçme adına polisiye yönetim tarzlarına başvurmaya özendirebileceğinin firma bağlılığını sağlama ve işyerine güven (trust) tesis etme gibi çağdaş konseptlere vereceği zararın yönetimsel analizinin ihmal edilmiş olması, Türkiye’nin halihazırda yarı sanayileşmiş ve yarı feodal yapısına uygunluğunu, abartılı kurallar içinde boğulmuş mevzuatlara sahip bir Türkiye’nin 21.yüzyıl küreselleşmesinde yerini alabilmesi için yılda en az 20 milyar dolarlık bir global sermaye yatırımına ihtiyaç duyan ülkemize nasıl bir katkıda bulunabileceğinin göz önünde tutulup tutulmadığını ve her şeyden önemlisi işyerlerinin rekabet gücüne yapacağı iktisadi etkisinin hesaplanıp hesaplanmadığı, Türkiye gerçeğinin bir bölümünü yansıtmaktadır.

Bugün itibariyle, OECD raporlarında da kendini bulan bir başka realite ise, iş güvencesine ilişkin yasal düzenlemenin istihdamı daralttığı ve istihdamı özendirici politikalar ile çeliştiği ve de özellikle dışarıda iş bekleyenlerin bu bekleme süresini uzattığı yönündedir.

Diğer taraftan iş güvencesi, kıdem tazminatı ve işsizlik sigortası müesseseleri ile birlikte ele alınması gereken bir düzenlemedir. “Kıdem tazminatı pazarlık konusu yapılmaz” şeklindeki bir yaklaşım sadece AB uygulamalarına aykırı bir durumu ortaya koymaz, aynı zamanda bu üç müessese arasında yaratılacak bir dengesizlik ya da doğru balansın bulunamaması işverenlerin işgücü maliyetini artırdığı gibi Türkiye’nin makro ekonomik politikalar açısından istihdam dostu bir programın uygulanmasına da engel olur. 1982 yılında, yani yaklaşık 20 yıl önce, ILO genel kurulunda kabul edilen ve bugün ILO yönetim kurulunun özellikle işveren kanadı tarafından revizyona tabii tutulması gerektiği gerekçesiyle eleştirilen 158 sayılı sözleşme ve bunun tıpatıp benimsenmesi ile oluşturulan bir düzenleme, hızlı nüfus artışı ve genç işsiz problemi baskısı altındaki gelişmekte olan bir ekonominin büyümesine ve sosyal politikalarına bir çare olamayacaktır.

İş Kanunu tasarısının yoğun tartışmalara neden olan ikinci önemli unsuru,   esneklik ile ilgili hükümleridir. İş kanunu ile getirilmeye çalışılan esneklik ile ilgili hükümlerin iş mevzuatlarımızda olmayan esnek çalışma düzenine ilişkin kurumları ve uygulamada gözlemlenen bazı uygulamaların daha kurallı yapılması için kurallaştırılma ve yasal dayanaklarının oluşturma çabasının bir yansıması olduğunu söylemek mümkündür. Konuyla ilgili çoğunlukla Avrupa Birliği çerçeve direktifleri, Türkiye’deki bugüne kadar yargıya da intikal etmiş yanlış uygulamalar ve öğretinin yıllar içinde oluşturduğu geleneksel düşünce sistematiğinin esneklik hükümlerinin şekillendirilmesinde etkili olduğu görülmektedir. Bu yaklaşımın sonuç itibariyle yasanın esneklik ile ilgili kısımlarının yoğun regulasyona tabii tutulduğu dolayısıyla esneklik adına daha fazla bürokratik ve detaylı prosedürlere yer vermesi boyutuyla 2821 ve 2822’deki düzenlemeleri anımsatır nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Hiç kuşkusuz ki; AB çerçeve direktifleri yapısı itibariyle detaylı düzenlemeler içermektedir. Ancak unutulmaması gereken nokta, bu yönergelerin özelliğinin çerçeve yönergeler olup esnekliğin ölçüsünü, kapsamını, oranlarını, tazminatı ve kurallarının derecesini ulusal mevzuata bırakmasıdır. Burada ulusal tercihlerde optimal bir düzenleme yapma seçeneği her zaman için üye ülkelere bırakılmıştır.

Diğer taraftan, bu yasa ile birlikte esnek çalışma türlerinin yerleşmesini sağlayacak ve esnek çalışmaya izin verecek birçok düzenleme, çalışma hayatı ile tanıştırılmış olacaktır. Ancak AB’nin yoğun gündemini işgal eden iki önemli düzenlemeden “Telework” yani “tele çalışma”nın bu yasa kapsamında yer almamış olması ve ödünç iş ilişkisinin esas itibariyle AB’nde kullanılan “geçici çalışma” (temporary work) ilişkilerini düzenlendiğinden “ödünç iş ilişkisi” yasa metni içinde yanlış terminolojilendirilmiş olup, geçici çalışma olarak kaleme alınması gerektiği yasanın eleştirilecek yönleri arasında gösterilebilir.

Ödünç iş ilişkisi düzenlemesi Türkiye’de doğru isimlendirilebilseydi bugün ETUC’un ve UNICE’nin üzerinde uzlaşmaya vardığı ve konuya ilişkin bir taslak direktifin de mevcut olduğu geçici işlere ilişkin düzenlemede (ödünç iş ilişkisi) Türkiye’de bu kadar tartışma konusu olmayabilirdi. Oysaki, AB, bu düzenlemeyi ödünç alan ve ödünç veren kavramları yerine direkt işveren ve kullanıcı işveren olarak yorumlamıştır. Buna bağlı olarak da yasa metninde çıkartılan ve geçici çalışmayı organize eden geçici iş acentaları (temporary work agency) esas itibariyle geçici işler için spesifik yasal düzenlemesi bulunan ülkelerde işçi ve bunu hizmetinde kullanan işveren arasındaki ilişkiyi düzenleyen önemli ve vazgeçilmez bir müessesedir.

III) Genel Değerlendirme

Marxist teorinin en önemli perspektiflerinden birisi de insanoğlunun kendi tarihini yaptığı “(Men make their own history)” yönündedir. Ancak, Marx’ın da kabul ettiği bir gerçek ise insanlığın kendi tarihini her zaman için kendi isteklerinin ve tercihlerinin doğrultusunda yapamadığıdır.

Bunun nedeni ise, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin yapısı tarihin istediğimiz şekilde yazılması sürecine bazı limitler getirmesidir. Hiç kuşkusuz ki, yeni iş kanunu çalıştıran ve çalışanlar açısından “yeni bir sosyal” düzendir. Ancak kabul edilmesi gereken bir gerçek; endüstri ilişkilerinde veya “çatışma yönetiminde” (conflict management) tek taraflı bir tatmin yoktur, karşılıklı çıkarların uzlaştırılması veya fedakarlığı söz konusudur. Bugün hayata geçirmek istediğimiz bu yeni İş Kanunu global realitelerin, küresel rekabetin, toplumsal transformasyonun ve ülke gerçeklerinin sınırları içinde geliştirilmeye mahkumdur. Dolayısıyla, sosyal tarafların yeni yasadan beklentisini bu çerçevede geliştirmesi gerekmektedir. Bunun aksine, dayanaksız talepler, gereksiz dirençler, katı, bürokratik ve polisiye tedbirlere dayalı yasal düzenlemeler ve her şeyden önemlisi konuyla ilgili kültürel, eğitimsel, sosyolojik ve davranışsal alt yapısı olmayan işçi ve işvereni ile bir bütün sanayi profili, aksaklıklar içindeki yoğun yargı süreci ve beraberinde getireceği gergin çalışma ilişkileri  sosyal barışı zedeleyebilecek bir “sosyal kaosa” neden olabilecektir. 100’ün üzerinde madde ile düzenlenerek dünyada sayılı örnekleri arasında yer almaya namzet bir “çağdaş ve esnek İş Kanunu” için  son söz, İngilizlerin yeni sloganı olmalıdır: Daha Az Regulasyon Daha Fazla Sosyal Diyalog.
 

MART 2003