KOPENHAG SONRASI TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ
Dr. Bahadır KALEAĞASI
TİSK - TÜSİAD Brüksel Temsilcisi
AB siyasi çevreleri Kopenhag kararını Türkiye’nin tam üyelik perspektifini
kesinleştiren, ve “Türkiye Avrupalı mı?” tartışmasına resmi açıdan son
koyan bir aşama olarak görmekteler. Türkiye ile müzakere sürecini 2004
sonuna doğru olabildiğince erteleme eğilimlerinin temelinde ise, AB içinde
dört sorun kesişmektedir:
1. Genişleme : On yeni üyenin katılımının kurumsal ve ekonomik
etkilerinin AB içi dengelerde sindirilmesi ve halk nezdinde benimsenmesi.
2. Derinleşme : Avrupa’nın Geleceği Kurultayı’nın üzerinde
çalışmakta olduğu yeni AB anayasasının, üye ülkelerde referandumlarda kabul
görmesi. Ret eğilimlerinin güçlenmesinin başta euro’nun istikrarı olmak
üzere ekonomiye olumsuz etkileri.
3. Ekonomik sorunlar : Ekonomik büyümenin %2 seviyesinin
altına düştüğü bir konjonktürde, hükümetlerin gerekli yapısal reformları
yapmakta sosyal tepkiler nedeniyle zorlanmaları.
4. Türkiye’nin imajı : Yıllar boyunca, insan hakları ve
demokrasi açısından Türkiye’nin görüntüsü ve uluslararası saygınlığının
çok olumsuz etkilenmesi. Son demokratik reformların çok yeni olmaları nedeniyle
henüz AB kamuoyu nezdinde bu algılamanın düzelmemiş olması. Bu durumun
AB siyasetçilerinin Türkiye’ye yaklaşımlarına yansıması.
AB KAMUOYU
Türkiye’nin AB üyeliğine çok açık destek veren Fransa eski Başbakanı
ve Avrupa Parlamenteri Michel Rocard’ın analizlerinde vardığı bir sonuç
var: “AB kamuoyunun Türkiye’yi algılayışı değişmediği sürece, AB liderleri
bu ülke hakkında gerekli cesur karaları alamazlar”.
AB kamuoyu, Türkiye konusunda dört temel yanlış bilgiye dayalı bir yaklaşım
içinde:
1. Nüfus : “Türkiye’nin nüfusu çok yakında 100 milyonu
geçecek”
Ne yazık ki, nüfusumuzun bugünkü 69 milyon seviyesinden otuz
yıl içinde 85 milyon civarına, yani Almanya seviyesine çıkacağına dair
veriler, AB medyası ve siyasi analizlerine yeterince temel olamamakta.
Ayrıca, Türkiye’nin tam üyelik süreci uzun yıllar gerektiriyor. Bu arada
AB de iç yapısında değişerek, yeni bir geniş nüfuslu üyeyi daha rahat alabilecek
konuma gelecek.
2. Göç : “Türkiye’nin AB üyeliği, göçmen akımı sonucunu
doğurur”.
Tüm kamuoyu yoklamalarında, AB vatandaşlarının Türkiye’nin AB
üyeliğine karşı çıkan kesiminin (ortalama %55) en başta gelen gerekçesi,
aslında bir mantık hatasına dayanıyor. Çünkü bugün söz konusu olan uzun
bir müzakere sürecinin başlamasıdır. Bu sürecin sonucunda, çalışanların
serbest dolaşımı gibi sorun olmaya devam edebilecek alanlarda on-onbeş
yıllık geçiş dönemlerinin kararlaştırılması olağan. Dolayısıyla yirmi yıldan
daha fazla bir süre sonra gündeme gelecek bir sorunun, bugün AB kamuoyunun
olumsuz tavrına temel olarak, siyasi yaklaşımları etkilemesi çok yanlış
bir denklem oluşturmakta.
3. Demokrasi : “Türkiye demokratik kültürden yoksun,
insan ve azınlıklarına saygısız ve İslamcı olma eğilimli bir ülkedir”.
Bu yargı, soğuk savaş sonrasında değişen Avrupa’yı ve küresel
dengeleri anlayamayan bir siyasi yapının bedeli. İki önemli etken daha
var: Avrupa medyasının Türkiye konusunda olumsuzlukları önplanda tutan
habercilik yaklaşımı ve karşıt lobilerin kendi davalarını savunma yolunda
Türkiye’nin demokratik zafiyetlerinden güç kazanmaları. Ağustos 2002’den
beri ivme kazanan demokratik reformlar ise, henüz AB kamuoyunca yeterince
algılanamadı.
4. Ekonomi : “Türkiye AB’ye ekonomik bir yüktür”.
Türkiye’nin AB ortalamasının altındaki kalkınmışlık seviyesi, doğal
olarak AB kamuoyunda endişe yaratmakta. Aslında müzakere sürecinin aday
ülkelerin ekonomik kalkınması sonucunu da doğurduğunun hesaplanması gerekir.
Daha da önemlisi, Türkiye’nin AB’ye katkıları konusunda ekonomik büyüme
potansiyeli, iç ve dış pazarları ve girişimciliği yeterince vurgulanmıyor.
Türkiye’nin AB için ekonomik açıdan da bir artı değer oluşturması, Avrupa’da
yalnızca özel sektör ve siyasi çevrelerin bir bölümünde dikkate alınıyor.
Bu eksiklik, Türkiye’nin dış politikasında da gözlemlenmekte. Uluslararası
ilişkilerde yalnızca kamuyoyu etkeninin değil, aynı zamanda ekonomik boyutun
da daha iyi anlaşıldığı bir yirmibirinci yüzyıl diplomasisine gereksinimiz
var.
Le Point Dergisi’nin “Türkiyeli veya Türkiyesiz Avrupa” kapak başlıklı
sayısına verdiği demeçte, Paris VIII Üniversitesinden Türkiye kökenli Prof.
Stefanos Yerasimos da bu konuya dikkat çekiyor: “Tartışma yanlış yapılıyor.
Bugünün değil yarının Türkiye’sinin AB üyeliğini değerlendirsek, Türkiye’nin
AB için sorun değil, fırsat kaynağı olduğunu daha iyi anlarız”
ADAY OLMANIN ZORLUKLARI
AB üyeliği sürecinde her aday ülke bir takım gerçekleri kabullenmek
zorundadır:
1. Dışarıdaki ülke : Üyelerine avantajlar sağlayan bir
topluluğa giriş sürecinde, dışarıdakilerin, içeridekiler tarafından haksız
ve baskıcı bir muameleye tabi tutulması olağandır. Bir kere bu süreçten
geçen ülke, içeriye girdiği andan itibaren, daha öncekilerin kendileri
için öngördükleri konuma ortak olmakta. Türkiye’nin NATO’ya sancılı geçen
üyelik süreci buna bir örnek. İspanya, İsveç ve Polonya gibi ülkeler, AB
ile müzakere öncesi ve boyunca çok kereler isyan etme noktasına gelmişlerdir.
2. AB ülkeleri ile sorunları olan ülke : AB ülkeleri,
aday ülkeler ile olan ikili sorunlarını çözmek için bu konumlarını bir
fırsat olarak görmekteler. Yunanistan ile Kıbrıs ve Ege sorunlarımız bu
bağlamda ister istemez AB dosyamızın bir parçası haline geldi. Sınır güveliği,
ekonomik çıkarları ve euro alanıyla, Batı komşumuz artık Avrupa Birliği’dir.
Bu durumdan kaynaklanan sakıncaların çaresi ise, AB’ye üye olmaktır.
3. Büyük ülke : AB içi güç dengelerinde demografik
ağırlık tek kurumsal kıstastır. İki kere veto edilen İngiltere ve uzun
süre oyalanan İspanya örneklerinin de gösterdiği üzere, büyük ülkelerin
AB’ye girmesi sancılı bir süreçtir. Türkiye bu konumdaki tek aday ülke.
Üyelikleri 2004’te gerçekleşecek olan on ülkenin toplam nüfusu 75 milyon.
Bunun da yarısı zaten Polonya. Türkiye tam üye olduğu gün, bir Almanya’nın,
Fransa’nın İngiltere’nin AB içi kurumsal kudretine kavuşacak. Tam üyelik
sonrası yararlarını göreceği büyük ülke olma konumunun, üyelik öncesi zararlarına
maruz kalması kaçınılmaz. Büyük ülkeler AB’ye alınmamakta, zorlayarak kendileri
girmekteler.
4. Demokratik ülke : AB’ye üyelik müzakereleri için
önkoşul olan Kopenhag siyasi kıstaslarını yerine getiremeyen ülkeler için
aslında oyun dışı kalma durumu söz konusu. Türkiye bunca yıllık AB serüveninde,
ilk defa 2002 yılında oyuna dahil olabilme ve siyasi müzakerelere girebilme
şansını yakalamıştır.
DEMOKRATİK SAYGINLIK
Siyasi dengelerin AB üyeliği yolunda belirleyici önemine rağmen, aday
ülkeler için tesis edilmiş olan Katılım Ortaklığı mekanizması ve Kopenhag
siyasi kıstasları sonuçta kaçınılmaz olarak temel referanslardır. Türkiye’de
bazen sanılanın aksine, diğer aday ülkeler bu kıstaslara uyarak müzakerelere
başladılar. Bazı durumlarda birer eksikleri olsa bile, bunu çözme yoluna
sokmuşlar ve yıllar boyu “özel koşulları” veya “onurlu üyelik” gibi kavram
karmaşalarıyla bu önkoşulları sorgulamamışlardır. Bugün Türkiye için gelinen
noktada, mutlaka AB Komisyonu’nun ilerleme raporunda Kopenhag siyasi kıstaslarına
yeterince uyduğu sonucunun çıkması sağlanmalıdır. Bu bağlamda üç önemli
etkinlik alanı var:
1. Yasama : Ağustos ve Aralık 2002 paket reformlarıyla
çok büyük bir aşama gerçekleşmiş ve çok az konuda açık kalmıştır. Bunlar
arasında yargının reformu, uluslararası antlaşmaların üstünlüğü, yolsuzlukla
mücadele ve azınlık vakıfları gibi alanlar önceliklidir.
2. Uygulama : Reformların hayata geçirilmesi sonucunda
ifade özgürlüğü, kültürel haklara saygı ve işkencenin önlenmesi tüm toplumda
geride kalmış sorunlar olarak algılanma noktasına gelmelidir.
3. Sivil rejim : Bu konuda AB’nin değerlendirmeleri olumsuzdur
ve önümüzdeki dönemde ön planda olacaktır. Kurumsal açıdan çok belirgin
bir sorun olmamakla birlikte, uygulamada Türkiye’de asker-sivil çelişkisi
olduğu ve sivil iradenin AB standartlarında üstünlüğünün güvencesinin olmadığı
kanısı yaygındır. AB ülkelerinin bu konudaki raporlarının en önemli kaynağı
Türk basınındaki haber ve yorumlardır.
KOPENHAG SONRASI STRATEJİ
Önümüzdeki dönem için bir strateji tanımlar ve Kopenhag sonuçlarına
resmi tepkiyi belirlerken, dikkate almak gereken bazı temel veriler şunlardır:
1. Türkiye’nin Avrupa tarihi içindeki evrimi yüzyıllar süren
çelişkilerin aşılması noktasına gelmiştir. Bu tarihsel dönemecin yoldan
çıkmadan alınabilmesi için kararlılık ve direnç gereklidir.
2. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik çıkarları AB’yi işaret etmeye
devam etmektedir.
3. Avrupa politikamız duygusallık ve hamasetten uzak, soğukkanlı,
akılcı ve gerçekçi olmalıdır.
4. AB Konseyi’nin Türkiye için bir müzakere tarihi belirtmesi
olasılığı, uluslararası yatırım çevrelerinde çok olumlu karşılanmış ve
Türk hisselerine olan ilgi artmıştır.
5. Türk kamuoyunun AB konusunda sabırsızlanması karşısında, siyasi
yetkililer demokratik ve ekonomik reformlardaki gecikme yüzünden kaybedilen
zamanın bedelini topluma dürüstçe açıklamakla yükümlüdürler.
Bu çerçevede Türkiye’nin AB stratejisinin temel unsurları şunlar olmalı:
1. Resmi tepki : Kopenhag kararlarında doğru ve yanlış
bulduğumuz noktalar en akılcı ve nesnel bir şekilde ve dolambaçsız bir
üslupla dünya kamuoyuna açıklanmalı. Kıbrıs konusunda barışçı ve çözüme
yönelik çizginin korunmalı.
2. Demokrasi : Reformlar hızla ve kapsamlı bir şekilde
uygulamaya geçirilerek ve anayasal düzenin sorunsuz işlemesine özen gösterilerek,
Türkiye’nin Kopenhag siyasi kıstaslarına uymakta olduğunun en kısa zamanda
AB tarafından tescil edilmesinin sağlanmalı.
3. Ekonomi : AB ile krizden uzak, makro-ekonomik istikrarın
sağlandığı, piyasanın ve yabancı sermayenin güven duyduğu bir büyüme eğilimi
kalıcı kılınmalı.
4. Mevzuat uyumu : AB Genel Sekreterliği’nin müsteşarlık
yetkisi ile güçlendirilerek, AB ile mevzuat uyumu çalışmalarına ivme kazındırılmalı.
İlerideki müzakere dönemine yönelik olarak şimdiden zaman kazanılmalı.
5. Eğitim : AB ile tam üyelik yolunda kararlı bir ülke
olma ciddiyetinin gerekli kıldığı, çağdaş, iş piyasası ve küresel eğilimleri
dikkate alan nitelikte insan sermayesi yaratmaya odaklanmış kapsamlı bir
eğitim reformu siyasi öncelik olarak ele alınmalı.
6. Bilgi toplumu: Bugün Avrupa’nın küresel rekabet gücünü belirleyen
en önemli gelişmeler yeni teknolojiler ve bilgi toplumu alanında yaşanmakta.
Türkiye şimdiden bu noktadan hareketle Avrupa’nın geleceğini yakalayabileceği
politikaları uygulamalı.
7. Tanıtım : Avrupa ve uluslararası kamuoyunda “demokratik
ve çağdaş Türkiye” kavramını yerleştirecek bir tanıtım politikası oluşturulmalı.
Bu yönde, “Türkiye’nin Avrupa’nın siyasi istikrarı ve ekonomik rekabet
gücüne olan katkısı” odak noktası olmalı. Ekonomik dinamizm ve kültürel
zenginlik öğeleri özellikle vurgulanmalı.
Kopenhag sonrasında artık Türkiye için tek bir başarı senaryosu var.
En yalın tanımıyla demokratik ve ekonomik olarak daha güçlü bir ülke olmak.
AB ile ilişkiler bu hipotez içinde kendiliğinden olumlu bir evrim içine
gireceklerdir. Çağdaşlık trenini soluk soluğa son anda yetişme mücadelesi
vermeden yakaladığımız bir gelecek için çok çalışmalıyız.
OCAK 2003
|