OCAK 2003
 
Arama  
 
 
 « Dergi İndeksi
   Son Sayı
   Tüm Sayılar
   TİSK Ana Sayfa



KOPENHAG SONRASI TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

Dr. Bahadır KALEAĞASI
TİSK - TÜSİAD Brüksel Temsilcisi


AB siyasi çevreleri Kopenhag kararını Türkiye’nin tam üyelik perspektifini kesinleştiren, ve “Türkiye Avrupalı mı?” tartışmasına resmi açıdan son koyan bir aşama olarak görmekteler. Türkiye ile müzakere sürecini 2004 sonuna doğru olabildiğince erteleme eğilimlerinin temelinde ise, AB içinde dört sorun kesişmektedir:

1. Genişleme :  On yeni üyenin katılımının kurumsal ve ekonomik etkilerinin AB içi dengelerde sindirilmesi ve halk nezdinde benimsenmesi.
 
2. Derinleşme :  Avrupa’nın Geleceği Kurultayı’nın üzerinde çalışmakta olduğu yeni AB anayasasının, üye ülkelerde referandumlarda kabul görmesi. Ret eğilimlerinin güçlenmesinin başta euro’nun istikrarı olmak üzere ekonomiye olumsuz etkileri.
 
3. Ekonomik sorunlar :  Ekonomik büyümenin %2 seviyesinin altına düştüğü bir konjonktürde, hükümetlerin gerekli yapısal reformları yapmakta sosyal tepkiler nedeniyle zorlanmaları.
 
4. Türkiye’nin imajı :  Yıllar boyunca, insan hakları ve demokrasi açısından Türkiye’nin görüntüsü ve uluslararası saygınlığının çok olumsuz etkilenmesi. Son demokratik reformların çok yeni olmaları nedeniyle henüz AB kamuoyu nezdinde bu algılamanın düzelmemiş olması. Bu durumun AB siyasetçilerinin Türkiye’ye yaklaşımlarına yansıması.

AB KAMUOYU

Türkiye’nin AB üyeliğine çok açık destek veren  Fransa eski Başbakanı ve Avrupa Parlamenteri Michel Rocard’ın analizlerinde vardığı bir sonuç var: “AB kamuoyunun Türkiye’yi algılayışı değişmediği sürece, AB liderleri bu ülke hakkında gerekli cesur karaları alamazlar”.

AB kamuoyu, Türkiye konusunda dört temel yanlış bilgiye dayalı bir yaklaşım içinde:

1. Nüfus :   “Türkiye’nin nüfusu çok yakında 100 milyonu geçecek”
 
 Ne yazık ki, nüfusumuzun bugünkü 69 milyon seviyesinden otuz yıl içinde 85 milyon civarına, yani Almanya seviyesine çıkacağına dair veriler, AB medyası ve siyasi analizlerine yeterince temel olamamakta. Ayrıca, Türkiye’nin tam üyelik süreci uzun yıllar gerektiriyor. Bu arada AB de iç yapısında değişerek, yeni bir geniş nüfuslu üyeyi daha rahat alabilecek konuma gelecek.
 
2. Göç :   “Türkiye’nin AB üyeliği, göçmen akımı sonucunu doğurur”.
 
 Tüm kamuoyu yoklamalarında, AB vatandaşlarının Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan kesiminin (ortalama %55) en başta gelen gerekçesi, aslında bir mantık hatasına dayanıyor. Çünkü bugün söz konusu olan uzun bir müzakere sürecinin başlamasıdır. Bu sürecin sonucunda, çalışanların serbest dolaşımı gibi sorun olmaya devam edebilecek alanlarda on-onbeş yıllık geçiş dönemlerinin kararlaştırılması olağan. Dolayısıyla yirmi yıldan daha fazla bir süre sonra gündeme gelecek bir sorunun, bugün AB kamuoyunun olumsuz tavrına temel olarak, siyasi yaklaşımları etkilemesi çok yanlış bir denklem oluşturmakta.
 
3. Demokrasi :   “Türkiye demokratik kültürden yoksun, insan ve azınlıklarına saygısız ve İslamcı olma eğilimli bir ülkedir”.
 
 Bu yargı, soğuk savaş sonrasında değişen Avrupa’yı ve küresel dengeleri anlayamayan bir siyasi yapının bedeli. İki önemli etken daha var: Avrupa medyasının Türkiye konusunda olumsuzlukları önplanda tutan habercilik yaklaşımı ve karşıt lobilerin kendi davalarını savunma yolunda Türkiye’nin demokratik zafiyetlerinden güç kazanmaları. Ağustos 2002’den beri ivme kazanan demokratik reformlar ise, henüz AB kamuoyunca yeterince algılanamadı.
 
4. Ekonomi :  “Türkiye AB’ye ekonomik bir yüktür”.

Türkiye’nin AB ortalamasının altındaki kalkınmışlık seviyesi, doğal olarak AB kamuoyunda endişe yaratmakta. Aslında müzakere sürecinin aday ülkelerin ekonomik kalkınması sonucunu da doğurduğunun hesaplanması gerekir. Daha da önemlisi, Türkiye’nin AB’ye katkıları konusunda ekonomik büyüme potansiyeli, iç ve dış pazarları ve girişimciliği yeterince vurgulanmıyor. Türkiye’nin AB için ekonomik açıdan da bir artı değer oluşturması, Avrupa’da yalnızca özel sektör ve siyasi çevrelerin bir bölümünde dikkate alınıyor. Bu eksiklik, Türkiye’nin dış politikasında da gözlemlenmekte. Uluslararası ilişkilerde yalnızca kamuyoyu etkeninin değil, aynı zamanda ekonomik boyutun da daha iyi anlaşıldığı bir yirmibirinci yüzyıl diplomasisine gereksinimiz var.

Le Point Dergisi’nin “Türkiyeli veya Türkiyesiz Avrupa” kapak başlıklı sayısına verdiği demeçte, Paris VIII Üniversitesinden Türkiye kökenli Prof. Stefanos Yerasimos da bu konuya dikkat çekiyor: “Tartışma yanlış yapılıyor. Bugünün değil yarının Türkiye’sinin AB üyeliğini değerlendirsek, Türkiye’nin AB için sorun değil, fırsat kaynağı olduğunu daha iyi anlarız”

ADAY OLMANIN ZORLUKLARI

AB üyeliği sürecinde her aday ülke bir takım gerçekleri kabullenmek zorundadır:

1. Dışarıdaki ülke :  Üyelerine avantajlar sağlayan bir topluluğa giriş sürecinde, dışarıdakilerin, içeridekiler tarafından haksız ve baskıcı bir muameleye tabi tutulması olağandır. Bir kere bu süreçten geçen ülke, içeriye girdiği andan itibaren, daha öncekilerin kendileri için öngördükleri konuma ortak olmakta. Türkiye’nin NATO’ya sancılı geçen üyelik süreci buna bir örnek. İspanya, İsveç ve Polonya gibi ülkeler, AB ile müzakere öncesi ve boyunca çok kereler isyan etme noktasına gelmişlerdir.
 
2. AB ülkeleri ile sorunları olan ülke :  AB ülkeleri, aday ülkeler ile olan ikili sorunlarını çözmek için bu konumlarını bir fırsat olarak görmekteler. Yunanistan ile Kıbrıs ve Ege sorunlarımız bu bağlamda ister istemez AB dosyamızın bir parçası haline geldi. Sınır güveliği, ekonomik çıkarları ve euro alanıyla, Batı komşumuz artık Avrupa Birliği’dir. Bu durumdan kaynaklanan sakıncaların çaresi ise, AB’ye üye olmaktır.
 
3. Büyük ülke :   AB içi güç dengelerinde demografik ağırlık tek kurumsal kıstastır. İki kere veto edilen İngiltere ve uzun süre oyalanan İspanya örneklerinin de gösterdiği üzere, büyük ülkelerin AB’ye girmesi sancılı bir süreçtir. Türkiye bu konumdaki tek aday ülke. Üyelikleri 2004’te gerçekleşecek olan on ülkenin toplam nüfusu 75 milyon. Bunun da yarısı zaten Polonya. Türkiye tam üye olduğu gün, bir Almanya’nın, Fransa’nın İngiltere’nin AB içi kurumsal kudretine kavuşacak. Tam üyelik sonrası yararlarını göreceği büyük ülke olma konumunun, üyelik öncesi zararlarına maruz kalması kaçınılmaz. Büyük ülkeler AB’ye alınmamakta, zorlayarak kendileri girmekteler.
 
4. Demokratik ülke :   AB’ye üyelik müzakereleri için önkoşul olan Kopenhag siyasi kıstaslarını yerine getiremeyen ülkeler için aslında oyun dışı kalma durumu söz konusu. Türkiye bunca yıllık AB serüveninde, ilk defa 2002 yılında oyuna dahil olabilme ve siyasi müzakerelere girebilme şansını yakalamıştır.

DEMOKRATİK SAYGINLIK

Siyasi dengelerin AB üyeliği yolunda belirleyici önemine rağmen, aday ülkeler için tesis edilmiş olan Katılım Ortaklığı mekanizması ve Kopenhag siyasi kıstasları sonuçta kaçınılmaz olarak temel referanslardır. Türkiye’de bazen sanılanın aksine, diğer aday ülkeler bu kıstaslara uyarak müzakerelere başladılar. Bazı durumlarda birer eksikleri olsa bile, bunu çözme yoluna sokmuşlar ve yıllar boyu “özel koşulları” veya “onurlu üyelik” gibi kavram karmaşalarıyla bu önkoşulları sorgulamamışlardır. Bugün Türkiye için gelinen noktada, mutlaka AB Komisyonu’nun ilerleme raporunda Kopenhag siyasi kıstaslarına yeterince uyduğu sonucunun çıkması sağlanmalıdır. Bu bağlamda üç önemli etkinlik alanı var:

1. Yasama :  Ağustos ve Aralık 2002 paket reformlarıyla çok büyük bir aşama gerçekleşmiş ve çok az konuda açık kalmıştır. Bunlar arasında yargının reformu, uluslararası antlaşmaların üstünlüğü, yolsuzlukla mücadele ve azınlık vakıfları gibi alanlar önceliklidir.
 
2. Uygulama :  Reformların hayata geçirilmesi sonucunda ifade özgürlüğü, kültürel haklara saygı ve işkencenin önlenmesi tüm toplumda geride kalmış sorunlar olarak algılanma noktasına gelmelidir.
 
3. Sivil rejim :  Bu konuda AB’nin değerlendirmeleri olumsuzdur ve önümüzdeki dönemde ön planda olacaktır. Kurumsal açıdan çok belirgin bir sorun olmamakla birlikte, uygulamada Türkiye’de asker-sivil çelişkisi olduğu ve sivil iradenin AB standartlarında üstünlüğünün güvencesinin olmadığı kanısı yaygındır. AB ülkelerinin bu konudaki raporlarının en önemli kaynağı Türk basınındaki haber ve yorumlardır.

KOPENHAG SONRASI STRATEJİ

Önümüzdeki dönem için bir strateji tanımlar ve Kopenhag sonuçlarına resmi tepkiyi belirlerken, dikkate almak gereken bazı temel veriler şunlardır:

1. Türkiye’nin Avrupa tarihi içindeki evrimi yüzyıllar süren çelişkilerin aşılması noktasına gelmiştir. Bu tarihsel dönemecin yoldan çıkmadan alınabilmesi için kararlılık ve direnç gereklidir.

2. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik çıkarları AB’yi işaret etmeye devam etmektedir.

3. Avrupa politikamız duygusallık ve hamasetten uzak, soğukkanlı, akılcı ve gerçekçi olmalıdır.

4. AB Konseyi’nin Türkiye için bir müzakere tarihi belirtmesi olasılığı, uluslararası yatırım çevrelerinde çok olumlu karşılanmış ve Türk hisselerine olan ilgi artmıştır.

5. Türk kamuoyunun AB konusunda sabırsızlanması karşısında, siyasi yetkililer demokratik ve ekonomik reformlardaki gecikme yüzünden kaybedilen zamanın bedelini topluma dürüstçe açıklamakla yükümlüdürler.

Bu çerçevede Türkiye’nin AB stratejisinin temel unsurları şunlar olmalı:

1. Resmi tepki :  Kopenhag kararlarında doğru ve yanlış bulduğumuz noktalar en akılcı ve nesnel bir şekilde ve dolambaçsız bir üslupla dünya kamuoyuna açıklanmalı. Kıbrıs konusunda barışçı ve çözüme yönelik çizginin korunmalı.
 
2. Demokrasi :  Reformlar hızla ve kapsamlı bir şekilde uygulamaya geçirilerek ve anayasal düzenin sorunsuz işlemesine özen gösterilerek, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kıstaslarına uymakta olduğunun en kısa zamanda AB tarafından tescil edilmesinin sağlanmalı.
 
3. Ekonomi :  AB ile krizden uzak, makro-ekonomik istikrarın sağlandığı, piyasanın ve yabancı sermayenin güven duyduğu bir büyüme eğilimi kalıcı kılınmalı.
 
4. Mevzuat uyumu :  AB Genel Sekreterliği’nin müsteşarlık yetkisi ile güçlendirilerek, AB ile mevzuat uyumu çalışmalarına ivme kazındırılmalı. İlerideki müzakere dönemine yönelik olarak şimdiden zaman kazanılmalı.
 
5. Eğitim :  AB ile tam üyelik yolunda kararlı bir ülke olma ciddiyetinin gerekli kıldığı, çağdaş, iş piyasası ve küresel eğilimleri dikkate alan nitelikte insan sermayesi yaratmaya odaklanmış kapsamlı bir eğitim reformu siyasi öncelik olarak ele alınmalı.
 
6. Bilgi toplumu: Bugün Avrupa’nın küresel rekabet gücünü belirleyen en önemli gelişmeler yeni teknolojiler ve bilgi toplumu alanında yaşanmakta. Türkiye şimdiden bu noktadan hareketle Avrupa’nın geleceğini yakalayabileceği politikaları uygulamalı.
 
7. Tanıtım :   Avrupa ve uluslararası kamuoyunda “demokratik ve çağdaş Türkiye” kavramını yerleştirecek bir tanıtım politikası oluşturulmalı. Bu yönde, “Türkiye’nin Avrupa’nın siyasi istikrarı ve ekonomik rekabet gücüne olan katkısı” odak noktası olmalı. Ekonomik dinamizm ve kültürel zenginlik öğeleri özellikle vurgulanmalı.

Kopenhag sonrasında artık Türkiye için tek bir başarı senaryosu var. En yalın tanımıyla demokratik ve ekonomik olarak daha güçlü bir ülke olmak. AB ile ilişkiler bu hipotez içinde kendiliğinden olumlu bir evrim içine gireceklerdir. Çağdaşlık trenini soluk soluğa son anda yetişme mücadelesi vermeden yakaladığımız bir gelecek için çok çalışmalıyız.
 

OCAK 2003