OCAK 2003
 
Arama  
 
 
 « Dergi İndeksi
   Son Sayı
   Tüm Sayılar
   TİSK Ana Sayfa



KOPENHAG ZİRVESİ’NİN ARDINDAN TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

Dr. Can BAYDAROL
Türkiye Avrupa Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi



 

Zirve ile ilgili olarak yapılan değerlendirmeler, genellikle Türkiye’nin net bir takvim alamaması noktası ile sınırlı tutulmuş, bu nedenle de Zirve’de tam olarak ne söylendiği ve bundan sonra yaşanacaklarla ilgili net bir harita ortaya konulamamıştır.
 
Türkiye, AB tarihinde ilk kez bu kadar çok tartışılmış, AB hükümet ve devlet başkanları ilk kez Türkiye’nin bir gün tam üye olabilmesini ciddi olarak tartışmak zorunda kalmışlardır.
 
Türkiye açısından kapı kapatılmamış, aksine, 2004 yılında yapılacak değerlendirmenin ardından Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlanması kararının alınması adeta otomatik bir sürece bağlanmıştır.
 
AB ile ilişkiler değil, ABD ile ilişkiler ön plana çıkacaktır. Bu noktada ABD ile net bir şekilde karşıt kamplarda yer alan Fransa ve Almanya açısından Türkiye’nin konumu daha kritik bir hal alabilecektir. Doğal olarak ABD ile bu ülkeler arasındaki ilişkilerde yapılacak çıkar analizleri, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin alacağı seyri de büyük oranda etkileyecektir. Bir diğer ifade ile önümüzdeki iki yıl, siyasi kriterlere uyumdan ziyade, stratejik hamlelerin doğru yapılması ile ilişkili olacaktır.
 

Kopenhag Zirvesi’nin ardından Türkiye AB ilişkilerinin geldiği nokta, şüphesiz Türk kamuoyunun Zirve öncesindeki beklentilerini tam olarak gerçekleştirememiştir. Ancak, Zirve ile ilgili olarak yapılan değerlendirmeler, genellikle Türkiye’nin net bir takvim alamaması noktası ile sınırlı tutulmuş, bu nedenle de Zirve’de tam olarak ne söylendiği ve bundan sonra yaşanacaklarla ilgili net bir harita ortaya konulamamıştır. Bu çalışmanın amacı, Kopenhag Başkanlık Bildirisi’nin Türkiye ve Kıbrıs ile ilgili öngörülerini artıları ve eksileri ile ortaya koyarak, bundan sonra yapılacak tartışmalara katkıda bulunmaktır.

Öte yandan içine girilen kritik günlerde Türkiye’nin hemen hemen bütün gündemini kapsayan Irak sorunu ile gelişmeler ve Kıbrıs gelişmeleri, ne yazık ki Türkiye’nin AB gündeminin yeterince sağlıklı değerlendirilmesini ve atılması gereken adımların ikinci plana itilmesi sonucunu da doğurmaktadır.

Bu noktada unutulmaması gereken temel olgu, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin Kopenhag sonuçları ile sınırlı bir ilişki türü olmadığı, yaklaşık 40 yıla yayılan bir süreci kapsadığıdır. Doğal olarak süreçler, yaşanan siyasi konjonktüre tabi olarak inişli çıkışlı grafikler gösterebilmekte, zor dönemlerden başarı ile çıkış, ancak sağduyunun hakim olduğu bir yaklaşımın geliştirilebilmesi ile olası olmaktadır.

KOPENHAG BAŞKANLIK BİLDİRİSİ’NİN
TÜRKİYE VE KIBRIS İLE İLGİLİ PARAGRAFLARI

Kopenhag Zirvesi’nin ardından yayınlanan Başkanlık Bildirisi’nin Türkiye’yi ilgilendiren paragrafları, 18, 19, 20 ve 21, Kıbrıs’ı ilgilendiren paragrafları ise 3,10,11 ve 12’dir.

Bu paragrafların çevirileri şu şekildedir.

Türkiye ile ilgili olarak:

Paragraf 18.
Avrupa Konseyi, Türkiye’nin diğer aday ülkelere uygulanan aynı kriterler temelinde Birliğe katılma yolunda olan bir aday ülke olduğunu saptayan 1999 Helsinki kararını yeniden hatırlatır. Türkiye’yi, özellikle Katılma Ortaklığı içinde yer alan çok sayıdaki anahtar öncelikleri kapsayan son yasa paketini ve buna bağlı uygulama önlemlerini büyük memnuniyetle karşılar. Birlik, yeni Türk Hükümeti’nin reform yolunda yeni adımlar atma iradesinin bilincindedir ve Hükümetin özellikle siyasi kriterlere uyum alanında halihazırdaki eksiklikleri, sadece yasal açıdan değil, ancak özellikle uygulama açısından da hızlı bir şekilde gidermeye davet eder. Birlik 1993’de Kopenhag’da kararlaştırılan siyasi kriterler uyarınca, üyeliğin bir aday ülkede demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıklara saygı ile korumayı garanti altına alan kurumsallaşmayı istikrarlı hale getirmeyi gerektirdiğini hatırlatır.

Paragraf 19.
Birlik Türkiye’nin reform sürecini kuvvetli bir şekilde sürdürmesini cesaretlendirir. Eğer 2004 Aralık’da yapılacak Avrupa Konseyi, Komisyon’un bir raporu ve bir önerisi temel inde Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini tamamladığı kararını alırsa, Avrupa Birliği Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini ertelemeksizin açacaktır.

Paragraf 20.
Türkiye’ye AB tam üyeliğine doğru yardımcı olmak üzere, Türkiye için katılma stratejisi güçlendirilecektir. Komisyon, gözden geçirilmiş bir Katılma Ortaklığı önerisi sunmaya ve mevzuat arama sürecini yoğunlaştırmaya davet edilir. Buna paralel olarak Türkiye-AT Gümrük Birliği genişletilmeli ve derinleştirilmelidir. Birlik, Türkiye için katılma öncesi mali yardımını anlamlı şekilde artırmalıdır. Bu yardım 2004’den itibaren ‘katılma öncesi harcamalar” bütçe kaleminden finanse edilecektir.

Paragraf 21.
Avrupa Birliği ve katılan devletler, Katılma Antlaşması’nın nihai senedine eklenecek olan ve genişleme sürecinin sürekli, kapsayıcı ve geri dönüşü olmayan doğası üzerine “Tek Avrupa” ortak deklarasyonu üzerine anlaşmışlardır.

Kıbrıs ile ilgili olarak:
Paragraf 3.
(...) Bugün Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya Cumhuriyeti ve Slovenya ile katılma müzakerelerinin sonuçlandırılması ile benzeri olmayan tarihi bir kilometre taşı niteliğindedir. Birlik bu ülkeleri 1 Mayıs 2004 itibarı ile üye devlet olarak kabul eder. (...) Dayanışma üzerine kurulu bir Birliğin yeni üyeleri olarak, bu devletler gelecekteki Avrupa projelerinin şekillendirilmesinde tam rol oynayacaklardır.

Paragraf 10.
Yukarıdaki 3. paragraf uyarınca Kıbrıs ile katılma müzakerelerinin tamamlanmasına uygun olarak, Kıbrıs Avrupa Birliği’nin yeni bir üye devleti olarak kabul edilecektir. Bununla birlikte, Avrupa Konseyi Avrupa Birliği’ne birleşik bir Kıbrıs’ın katılması konusundaki “güçlü tercihini teyid eder. Bu bağlamda Kıbrıs Rumları ile Kıbrıs Türkleri arasında, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’nin önerileri temelinde, 28 Şubat 2003’e kadar kapsamlı bir çözüme ulaşılması amacı doğrultusundaki müzakerelere devam edilmesi taahhüdünü memnuniyetle karşılar.Avrupa Konseyi bu önerilerin gelecek haftalarda bir çözüme ulaşılması için tek fırsat olduğu inancındadır ve Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk toplumları liderlerini bu fırsatı değerlendirmeye acilen davet eder.

Paragraf 11.
Avrupa Birliği, Katılma Antlaşmasına, AB’yi kuran ilkeler doğrultusunda çözüm koşullarını uyarlamak konusundaki arzusunu yeniler. Bir çözüme ulaşılması halinde, Konsey, Komisyon’un önerileri temelinde oybirliği ile karar vererek, Kıbrıs Türk toplumu ile ilgili olarak, Kıbrıs’ın AB’ye katılımı ile ilgili koşulların intibakına yönelik karar verecektir.

Paragraf 12.
Bir çözümsüzlük halinde, Komisyon’un önerisi temelinde Konsey oybirliği ile aksini kararlaştırmadıkça, Avrupa Konseyi topluluk müktesebatının adanın kuzeyine uygulanmasını askıya alma kararını almıştır. Bu arada , Konsey Komisyonu, Kıbrıs hükümeti ile istişare ederek, Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik kalkınmasını iyileştirme ve Birliğe daha yakın hale getirme yollarını değerlendirmeye davet eder.


DEĞERLENDİRME

Yukarıdaki paragrafların ortaya koyduğu sonuçlar itibarı ile varılacak ilk yargı, artılardan çok eksilerin daha ön plana çıktığı yeni bir dönemle karşı karşıya geldiğimiz doğrultusundadır.

  • Kazanımlar
Öncelikle kazanımların dökümünün yapılması yoluna gidildiğinde şu noktaların altı çizilebilir.

1. Türkiye, AB tarihinde ilk kez bu kadar çok tartışılmış, AB hükümet ve devlet başkanları ilk kez Türkiye’nin bir gün tam üye olabilmesini ciddi olarak tartışmak zorunda kalmışlardır.

2. Türkiye açısından kapı kapatılmamış, aksine, 2004 yılında yapılacak değerlendirmenin ardından Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlanması kararının alınması adeta otomatik bir sürece bağlanmıştır. Bu noktada tek kriter, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerine uyumu ile ilgili Komisyon raporudur.

3. AB Türkiye ile ilgili olarak yeni bir katılma stratejisi belirleme yoluna gitmektedir. Bu çerçevede mali yardımların anlamlı şekilde artırılmasının yanı sıra, özellikle 2004 yılından itibaren, diğer aday ülkelerin boşaltacağı bütçe kaleminden Türkiye’nin yararlandırılması sözkonusudur. Bu bağlamda 2004 yılından itibaren Topluluğun artan mali katkıları, Türkiye’nin AB’ye katılmasındaki istekliliğe bir karine olarak gösterilebilir.

4. AB, mevcut Gümrük Birliği’nden daha ileri gidecek bir ekonomik entegrasyonu, Gümrük Birliği’nin genişletilmesi ve derinleştirilmesi bağlamında gündeme getirmektedir.

5. Türkiye ile ilgili olarak mevzuat araması (scrutiny) sürecinin yoğunlaştırılması, dolayısı ile müzakereler sırasında izlenmesi gereken prosedür niteliğindeki tarama (screening) sürecinin daha kolay hale getirilmesine zemin hazırlanmaktadır.

6. “Tek Avrupa” deklarasyonunun bütün katılma antlaşmalarına eklenmesi yolu ile, yeni gelecek üye devletlerin Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkmalarının yolu tıkanmıştır. Türkiye bu deklarasyon aracılığı ile geri dönüşü olmayan, süreğen ve kapsayıcı genişlemenin ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Dolayısı ile, tam üyelik rotası artık belirgindir.

7. Kıbrıs konusunda en azından bir çözüm olasılığı Kofi Annan planı doğrultusunda devam etmektedir. 28 Şubat’a kadar zaman kazanılmıştır.

8. En kötü koşullarda dahi KKTC’ye önemli ekonomik yardımların yapılması söz konusu olacaktır.

  • Olumsuzluklar
Kopenhag Zirvesi sonuçları getirilerinden çok, ortaya çıkardığı olumsuzluklarla anılmaya mahkumdur. Bu çerçevede bazı satır başlıkları şu şekilde sıralanabilir.

1. Türkiye’nin bugüne kadar Kopenhag siyasi kriterlerine uyum konusunda yaptığı çalışmalar yeterli addedilmemektedir. Özellikle uygulama konusundaki yetersizliklerin altı çizilmektedir. Türkiye yasal açıdan yaptıklarından çok, uygulamaya geçirilenler temelinde izlenecektir.

2. Türkiye’ye net bir müzakereye başlama sinyali verilmemiştir. Bu bağlamda:

a. Komisyon’un 1998 yılından başlayarak aday ülkeler için hazırladığı ilerleme raporlarının 2003 yılı için olanının Türkiye açısından önemi yitmiştir. Bu bağlamda Türkiye’nin 2003 yılında ‘Kopenhag siyasi kriterlerine uyduğu” Komisyon tarafından saptansa bile, bu durumun müzakereleri öne çekmek açısından şu an için bir kıymeti bulunmamaktadır.

b. 19. paragrafta yapılan gönderme 2004’de hazırlanacak ‘bir Komisyon raporu” göndermesidir. Bu anlamda raporun doğasının ne olacağı sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu tarihte Türkiye ile birlikte Romanya ve Bulgaristan hala aday ülke statüsünü koruyacağı ölçüde, Türkiye için ayrı bir raporun hazırlanacak olması, ‘diğer adaylarla eşit adaylık” yaklaşımının içini boş hale getirebilir ve çifte standart yaklaşımını haklı çıkarır.

c. Bu son söylenene bağlı olarak 2004 yılının sonuna kadar Ege’de bir çözüm bulunamaması halinde “La Haye Adalet Divanı’da dahil olmak üzere, diğer uluslararası ihtilaf organlarının hakemliğine başvurulabileceği” düzenlemesini getiren Helsinki Başkanlık Bildirisi’nin 4. paragrafı ile, 25 Mart 2001 tarih ve L 85 sayılı Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi’nde yayınlanan Katılma Ortaklığı Belgesi’nin, Ege sorununun çözümünü bir orta vadeli hedef olarak zikreden yaklaşımının da değerlendirme içine alınıp alınmayacağı muğlaktır.

d. Komisyon raporunun objektivitesi tartışmaya açıktır. Özellikle Komisyon’un genişlemeden sorumlu üyesi Günther Verheugen’in yaptığı basın açıklamalarından, bu kurumun ABD baskılarından şikayeti zımni olarak ifade edilmiş, benzeri baskılara karşı, aynı sonuçların doğacağı şantajı ifade edilmiştir. Dolayısı ile, objektif Kopenhag kriterlerinden ziyade, uluslararası konjonktürün seyri ile Komisyon raporunun doğası arasında bir illiyet bağı kurulması daha gerçekçidir.

e. Komisyon raporunun mutlak objektif ölçülerde hazırlandığı ve Türkiye’nin siyasal kriterlere uyduğunun beyan edildiği durumda dahi, bu konuda son karar Avrupa Konseyi’nin olacaktır. Kıbrıs ile ilgili olarak çevirisine yukarıda yer verilen 3. paragrafın son cümlesi, yeni katılan ülkeleri, her alanda karar alma sürecine mutlak şekilde eklediği ölçüde, Türkiye’nin bu konudaki işi daha da güçleşmiştir. Bu anlamda yukarıda yer verilen “Tek Avrupa” deklarasyonu özü itibarı ile içi boş hale gelme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

3. Kopenhag Zirvesi öncesindeki Fransız-Alman ortak tutumundan daha geri düşülmesi söz konusudur. Chirac-Scroeder ortak tutumu 1 Temmuz 2005’de hiç olmaz ise net bir tarih olarak ortaya çıkmışken, ‘Türkiye’nin tarih konusundaki tek kazancı” olarak gözüken “ertelenmeksizin” ibaresi, yukarıda da açıklanan nedenlerle gereksinim duyulan netliği getirmemektedir.

4. Bu son söylenene bağlı olarak, Türkiye en son kabul edilebilir müzakerelere başlama noktası olan 30 Nisan 2004’ü elde etmek bir yana, kabul edilemez belirli nokta olan 1 Temmuz 2005’i dahi elde edememiştir.

5. Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirvesi’nin ardından tam üyelik ilişkisi, Ankara Anlaşması çerçevesinden çıkmış, diğer aday ülkelerle birlikte Kopenhag kriterleri sürecine ilişkilendirilmiştir. Gümrük Birliği’nin genişletilmesi ve derinleştirilmesi noktası, ilişkilerin yeniden Ankara Anlaşması çerçevesinde geliştirilmesini, dolayısı ile “iyileştirilmiş ortaklık” mantığını çağrıştırmaktadır. Bu alandaki genişletme ve derinleştirmenin Türk ekonomisine getireceklerinden çok götürecekleri olduğu endişesi mevcuttur. Özellikle hizmetler sektörü, her türlü tedarik ve hizmet ihalelerinin serbestleştirilmesi konusunda yoğun bir baskı ile karşılaşılması söz konusu olacaktır.

6. Yukarıda anılan tam üyelik tarihinin netleşmemesi, Kıbrıs sorununu içinden çıkılmaz bir hale getirmekte ve Türkiye’nin bu alandaki oyun alanını daraltmaktadır. Bu bağlamda:

a. Kofi Annan planının mimarisinin temel varsayımını oluşturan, “Türkiye’ye net bir tarih verilmesi” tezi gerçekleşmemektedir. Bu noktada, plan uygulanması çok güç bir hale dönüşmektedir.

b. Kıbrıs ile Türkiye arasında bir illiyet rabıtası bulunmamaktadır yönlü AB açıklamalarına karşın, 10. paragrafta Avrupa Birliği Genel Sekreteri önerilerine gönderme yapılmış, bu yolla dolaylı bağlantı, Türkiye’yi dışlayıcı şekilde kurulmuştur.

c. Kıbrıs’da bütün bu olumsuz koşullara karşın 28 Şubat 2003’e kadar müzakere edilmesine devam edilecek, bu tarihe kadar bir çözüme erişilememesi durumunda Rum kesimi adanın bütününü temsilen 1 Mayıs 2004’de üyeliği gerçekleşecektir.

d. Bu çerçevede 12. paragrafta getirilen çözüm Topluluk müktesebatının geçici olarak KKTC’ye uygulanmaması halidir. Bu durum “Doğu Almanya” modeli olarak tartışılan durumu açıklamaktadır. 1952 AKÇT, 1958 AET kurucu Antlaşmaları yapılırken F. Almanya, Almanya’nın bölünmemişliği tezini işlemiş, bu durumu kurucu antlaşmalara teyid ettirmişti. Bu tür bir durumun 1 Mayıs 2004 itibarı ile Kıbrıs katılma antlaşmasına yazımı, zımni olarak, Türkiye’nin Kıbrıs’ta işgalci ülke konumunun da teyidi anlamına gelecektir.

e. 12. paragrafın yine de iyi sayılabilecek tezi niteliğindeki, KKTC’ye mali yardımların yapılması konusunda da çifte kontrollü bir yaklaşımın düzenlendiği gözükmektedir. Bu doğrultuda KKTC’nin ekonomisini AB seviyesine taşımak için esas karar vericinin GKRY olacağına kuşku yoktur. Yapılacak yardımlar konusunda hükümeti temsilen Kıbrıs Hükümeti’nin (çözümsüzlük halinde Rum hükümetinin) istişaresi doğrultusunda adımlar atılması söz konusudur. Bu istişare şüphesiz karar alma sürecinde hem Kıbrıs Rum yönetimi, hem de Yunanistan olacağı ölçüde bağlayıcı hale gelecek, bu tür yardımların Türkiye tarafından reddedilmesi halinde, adada zaten mevcut yönetim aleyhinde hassaslaşmış vaziyetteki Türk halkının baskısı oyununa da başvurulabilecektir.

f. Çizilen bu tablo karşısında, Kofi Annan planına Klerides’in ikna olması noktasında herhangi somut bir nedenin kalmadığı aşikardır.

SONUÇ

Bütün bu verilerin ışığı altında Kopenhag Zirvesi sonuçlarının ardından Türkiye-AB ilişkilerinde çok güç bir döneme girildiği açıktır.

Zirve öncesi ve sonrasında yapılan değerlendirmelerin ışığı altında ve Kopenhag Başkanlık Bildirisi’nin ilgili paragrafları değerlendirilerek şu sonuçlara varılmaktadır.

1. Türkiye-AB ilişkilerinde, güven bunalımı daha da artmıştır. Bu noktadan itibaren Türkiye’nin devlet politikası olarak AB ile ilişkilerde atılacak adımlarda iyi niyetten ziyade kötü niyet arayacağı açıktır. Bunun ilk yansımaları şu anda özellikle Kıbrıs ile ilgili gelişmelerde hissedilecektir.

2. Türkiye’de Kopenhag siyasi kriterlerine uyum konusunda daha fazla güçlük yaşanması kaçınılmazdır. Özellikle olası bir Irak operasyonu halinde Kopenhag siyasi kriterleri karşısında güvenlik endişelerinin ön plana çıkması kaçınılmazdır. Bu doğrultuda 2004 sonuna kadar geçecek zaman dilimi Türkiye açısından AB’nin beklentilerinden çok, Türkiye’nin istikrar endişelerini ön plana çıkartacağı bir zaman dilimi olarak değerlendirilebilir.

3. Bu süreç içinde doğal olarak AB ile ilişkiler değil, ABD ile ilişkiler ön plana çıkacaktır. Bu noktada ABD ile net bir şekilde karşıt kamplarda yer alan Fransa ve Almanya açısından Türkiye’nin konumu daha kritik bir hal alabilecektir. Doğal olarak ABD ile bu ülkeler arasındaki ilişkilerde yapılacak çıkar analizleri, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin alacağı seyri de büyük oranda etkileyecektir. Bir diğer ifade ile önümüzdeki iki yıl, siyasi kriterlere uyumdan ziyade, stratejik hamlelerin doğru yapılması ile ilişkili olacaktır.
 

OCAK 2003