KOPENHAG ZİRVESİ SONRASINDA TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ VE YAPILMASI GEREKEN İŞLER
 |
TİSK olarak bu kararın serinkanlılıkla değerlendirilmesinin ve karar sonrasında ortaya çıkan durumun gereklerinin yerine getirilmesinin şu aşamada yapılacak en isabetli iş olacağına inanıyoruz.
|
 |
Gümrük Birliği’nin tartışılmasını ve hatta bu konuda geri vitesine takılarak
ilişkilerin bir serbest ticaret bölgesi çerçevesine indirgenmesini yararlı
bulmuyoruz.
|
 |
Gümrük Birliği’nden vazgeçmek tam üyelik hedefinden vazgeçmek anlamına gelir ve bizce kabul edilebilir bir çözüm olmaz.
|
 |
Enflasyon hızını tek haneli rakamlara düşürmeyen, kamu maliyesini ciddi bir disipline kavuşturmayan, elverişli bir yatırım ve büyüme ortamı sağlamayan bir Türkiye’nin AB üyesi olamayacağı da açıktır. Tüm bu ekonomik hedeflere ulaşmamızın başta gelen ön koşulu olan yapısal reform sürecini aksatma veya kesintiye uğratma lüksüne sahip değiliz.
|
12-13
Aralık 2002 tarihlerinde gerçekleştirilen Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye,
talep ettiği şekilde, 2003 yılı içinde tam üyelik müzakerelerine başlayabilmek
için bir tarih elde edememiştir. Buna karşılık, konunun Komisyondan gelecek
rapor ışığında 2004 Aralığında yapılacak Zirve’de durumun değerlendirilmesine
ve Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiğinin anlaşılması
durumunda müzakerelere “gecikmeden” başlanması kararlaştırılmıştır.
TİSK olarak bu kararın serinkanlılıkla değerlendirilmesinin ve karar
sonrasında ortaya çıkan durumun gereklerinin yerine getirilmesinin şu aşamada
yapılacak en isabetli iş olacağına inanıyoruz.
Herşeyden önce 58. Hükümetin tam üyelik hedefine bağlı kalınacağını
ve bu hedef doğrultusunda çalışmaların aksatılmadan sürdürüleceğini açıklaması
çok yerinde bir davranış olmuştur. Türkiye Avrupalıdır ve öyle kalacaktır.
Bu sıfatının kendisine sunduğu AB tam üyelik hedefine de ergeç mutlaka
erişecektir.
TİSK olarak bu kararın serinkanlılıkla değerlendirilmesinin ve karar
sonrasında ortaya çıkan durumun gereklerinin yerine getirilmesinin şu aşamada
yapılacak en isabetli iş olacağına inanıyoruz.
Kopenhag Zirvesi öncesinde gerek Hükümet, gerek sivil toplum örgütleri
tarafından yürütülen yoğun çalışmalar Türkiye’yi Avrupa gündeminin baş
sıralarına oturtmuştur ve hiç şüphesiz çok yararlı olmuştur. Biz TİSK olarak
bu tür çalışmalarla Avrupa ülkeleri kamuoylarında mevcut Türkiye aleyhtarı
düşünce ve yargıların bu tür çalışmalar sayesinde ortadan kaldırılabileceğine
veya en aza indirilebileceğine inanıyoruz. Dolayısıyla, 2004 yılı Aralık
ayına kadar olan yaklaşık iki yıllık sürenin bu açıdan çok iyi değerlendirilmesi
gerektiğini düşünüyoruz.
Bu konuda, hem Hükümetin, hem de sivil toplum örgütlerinin hazırlanacak
yeni ve koordineli programlar çerçevesinde çabalarını devam ettirmeleri
kaçınılmaz görünmektedir. TİSK olarak biz bugüne kadar olduğu gibi bundan
sonra da bu çabaların içinde olacak ve üzerimize düşen bütün görevleri
yerine getirmeye çalışacağız.
Bu aşamada Gümrük Birliği’nin tartışılmasını ve hatta bu konuda gerileme
anlamında, ilişkilerin bir serbest ticaret bölgesi çerçevesine indirgenmesini
yararlı bulmuyoruz. Gümrük Birliği, deyim yerindeyse, 374 milyonluk
Avrupa Tek Pazarında Türkiye’nin konumunu “konsolide” etmiştir. Bugün dış
ticaretimizin yarısını bu zengin ve istikrarlı pazar ile yapıyoruz. Gümrük
Birliği’nden vazgeçmek tam üyelik hedefinden vazgeçmek anlamına gelir ve
bizce kabul edilebilir bir çözüm olmaz.
Şüphesiz Gümrük Birliği’nin aksayan bazı yönleri vardır. Özellikle Türkiye’nin
AB Ortak Ticaret Politikasına uymak zorunda oluşu ve fakat, tam üye olmadığından
bu politikayı oluşturan karar mekanizmalarına katılamayışı uygulamada güçlükler
doğurmaktadır. Söz gelişi, bu yüzden ABD ile bu ülke pazarına rahat girmemizi
sağlayacak bir serbest ticaret anlaşması imzalayamıyoruz. Fakat uygulamada
bu sorunların hiç olmazsa bir ölçüde aşılabilmesine olanak sağlayacak yollar
ve yöntemler mevcuttur. Bu aşamada önemli olan bunların araştırılması ve
işletilmesidir. Kopenhag Zirve kararlarında da ifadesini bulan “Gümrük
Birliği’nin genişletilmesi” konusu bizce bugün daha fazla üzerinde durulması
gereken ve sorunlara bazı çözümler getirilmesini sağlayacak bir alandır.
2002 İlerleme Raporu’nda da “GB’nin uygulama alanının hizmetler ve kamu
alımlarını da kapsayacak şekilde genişletilmesi” önerisine yer verildiğini
görüyoruz. Önümüzdeki dönemde bu konuda yürütülecek müzakerelerin Türkiye’nin
Gümrük Birliği’ni aksayan tüm boyutlarıyla gündeme getirmesini ve çözüm
üretilmesini sağlayacak yeni bir platform oluşturacağını düşünmekteyiz.
Kopenhag. siyasi kriterlerine uyum ile müzakerelerin başlamasını sağlayabilmemiz
için gerekli yasal düzenlemeler ve AB tarafının çok üzerinde durduğu ‘‘uygulama
için önümüzdeki iki yılı “uzun” bulmanın tehlikeli olduğuna inanıyoruz.
Özellikle uygulama açısından bu süreyi çok iyi kullanmak gerekmektedir.
Müzakerelerin 31 başlık altında cereyan edeceğini hepimiz biliyoruz.
Bu çalışmalarda Konfederasyonumuz gibi önemli sivil toplum örgütleri ile
hükümet organlarının işbirliği büyük önem taşıyacaktır. Dolayısıyla, bu
konunun da şimdiden gereken ciddiyet ve kapsam içinde ele alınarak çalışmaların
yoğunlaştırılması çok yerinde olacaktır. Özellikle müzakerelerde kullanacağımız
pazarlık marjlarını şimdiden belirlemeliyiz.
Ekonomik kriterlere uyma konusunun müzakerelerin başlaması açısından
şu aşamada fazla önemli görünmemesine karşılık enflasyon hızını tek
haneli rakamlara düşürmeyen, kamu maliyesini ciddi bir disipline kavuşturmayan,
elverişli bir yatırım ve büyüme ortamı sağlamayan bir Türkiye’nin AB üyesi
olamayacağı da açıktır. Tüm bu ekonomik hedeflere ulaşmamızın başta gelen
ön koşulu olan yapısal reform sürecini aksatma veya kesintiye uğratma lüksüne
sahip değiliz. Kopenhag ekonomik kriterlerinin uygulanmakta olan Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programı hedefleriyle örtüşmesi bir bakıma işimizi kolaylaştırmaktadır.
Dolayısıyla taviz verilmeden bu işin sürdürülmesi kaçınılmazdır.
Şimdi AB tarafı Katılım Ortaklığı Belgesi’ni, biz de Ulusal Programı
yenileyeceğiz. Bu yapılırken geçmişteki hataların tekrarlanmaması bizce
çok önemlidir. Özellikle “Sosyal Politika” alanında ekonomimizin uluslararası
rekabet gücünü gözetecek ve kalkınmayı frenlemeyecek yaklaşımlara ihtiyacımız
vardır. AB’de bile henüz uyumlaştırılamamış konuların “uyum” bahanesi altında
gündeme getirilmesi ülkemiz aleyhinedir. AB, esneklik ile güvence arasında
denge kurulmasını ilke edinmiştir. Türk Çalışma Mevzuatı ise OECD ülkeleri
içinde en katı mevzuattır. Bu nedenle başta İş Kanunu gelmek üzere, çalışma
mevzuatımızın AB ülkelerinin yaptığı esneklik düzenlemelerine kavuşturulması
gereklidir
Biz TİSK olarak AB üyeliğini, hep bir çağdaşlaşma projesi olarak gördük.
Bu projenin gerçekleşmesi büyük ölçüde önceliklerin iyi belirlenmesine
ve süreç içinde zamanlama hataları yapılmamasına bağlıdır.
|