BAŞYAZI
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE SON DURUM
Bülent PİRLER
TİSK Genel Sekreteri
12-13 Aralık 2002 tarihlerinde gerçekleştirilen Kopenhag Zirvesi’nde
ülkemiz konusunda alınan kararlar bizce şu iki şeyi kanıtladı.
1. Türkiye’yi AB üyeliğine götüren yolun inceliği ve
uzunluğu sürmektedir.
2. Artık Türkiye’nin üyelik süreci dışında kalması mümkün değildir.
Başka bir deyişle, yol ince ve uzundur, ama geri dönüşü yoktur.
Bugün görünen odur ki, halen 43 yaşında bulunan Türkiye-AB ilişkileri,
aşağı yukarı 10 yıllık bir süre içinde bizi tam Üyeliğe taşıyacaktır. Birlik
ile bizimle aynı yıl-yani 1959’da -ilişki kuran komşumuz Yunanistan’ın
o tarihten itibaren sadece 21 yıl sonra-yani 01.01.1981’de -hedefi vurduğunu
düşünürsek, yarım yüzyılı her durumda geride bırakacak yürüyüşümüz çok
uzun görülebilir ve Guinness rekorlar kitabına girebilir. Bu gecikmenin
önemli ölçüde kendi hatalarımızdan kaynaklandığını çoğu kez görmezlikten
geldik. Söz gelişi, 1975’te Yunanistan üyelik başvurusu yaparken onu yalnız
bırakmak ve üstüne üstlük 1977’den sonra gümrük indirimleri konusunda “yan
çizmek” çok vahim bir hata idi. Bugün Kıbrıs sorununun hiç de istenmeyen
boyutlar almış görünmesinde bu hatanın payı büyüktür.
Yolun bu kadar uzayıp dikleşmesinde hiç şüphesiz Avrupa tarafının da
büyük vebali vardır. Avrupa Türkiye ile imzaladığı ve ülkemize açıkça tam
üyelik perspektifi veren Ankara Anlaşması’nı bir türlü içine sindirememiştir.
Bu anlaşmanın imzalanışından tam 40 yıl sonra üye devletlerde hala “Türkiye
Avrupalı mıdır?” sorusunun sorulması bir büyük hafifliktir ve bu soruya
karşı “AB bir Hıristiyan kulübü müdür?” sorusunu sormak da bizi yerden
göğe kadar haklı kılmaktadır.
Neyse, biz şimdi geçmişin muhasebesini tarihçilere bırakalım da, bugünkü
duruma ve bu durumda neler yapılması gerektiğine bir bakalım.
AB’nin Kopenhag Zirvesi’nde bize 2003 yılı içinde yer alan bir “tarih”
değil de, en erken 2005 başlarına kadar devam edecek bir “süre” verdiği
görüşü yanlış değildir. Türkiye’nin 3 Ağustos 2002’den sonra kazandığı
ivme karşısında bu süre “uzun” görülebilir. Ne var ki, Kopenhag siyasi
kriterlerine uyumun kağıt üstünde kalmaması ve uygulamaya intikal etmesi
şart koşulduğunda, sürenin uzunluğu azalmakta ve iyi kullanılması gerektiği
ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle, süreç gevşemeye ve rehavete yer
bırakmayan bir aşamaya gelmiştir. Rehavetin AB tarafına yeni bahane yaratma
ve süreyi uzatma fırsatı vereceğini unutmamalıyız.
Biz üzerimize düşen görevi yerine getirdikten sonra Komisyon’un 2004’te
hazırlayacağı rapor ve o rapor ışığında Aralık Zirvesi’nin vereceği karar
bizim değil, AB’nin “sorunu” olacaktır. Bu sorunun yeni bir “ayıp” doğurması
da artık kesinlikle bize atfedilemeyecektir.
58. Hükümetin bu konuda ortaya koyduğu siyasi irade ve kararlılık, TBMM’nin
de bu doğrultuda sürdürdüğü çalışmalar, Türkiye’nin ek süreyi havanda su
döverek geçirmeyeceğinin olumlu işaretleri sayılabilir. AKP iktidarının
ve CHP muhalefetinin birlikte çalışarak bu engelleri kolayca aşabileceğini
varsaymak herhalde gerçekçi olur. Fakat bu süre içinde gözler artık uygulamaya
çevrilecek ve bu konuda yapılacak işler ön plana çıkacaktır.
Hiç şüphesiz müzakerelerin başlamasıyla işler bitmeyecek; özellikle
ekonomik kriterler ve mevzuat uyumu alanlarında bir anlamda yeni başlayacaktır.
Türkiye’nin tam üyelik için Maastricht Kriterlerini yerine getirmesinin
şart olmadığını hepimiz biliyoruz. Çünkü bu kriterler Euro Bölgesi’ne,
yani tek paraya katılmak için konulmuştur ve yeni üyelerden de bu işi daha
sonra yerine getirmeleri beklenmektedir. Fakat ülkemizin bugünkü makroekonomik
dengesizliklerle yıllık enflasyon oranı %2’ler dolayında seyreden, bütçe
açıkları GSYİH’nın % 3’üne yaklaşan üyesine “ihtar” veren AB’ne “yaklaşamayacağının”
yine hepimiz farkındayız. Durum böyle olunca, Türkiye’nin İstikrar Programı
ve yapısal reform hedeflerinden taviz vermeden yoluna devam etmesi gerekmektedir.
TİSK olarak Hükümetin bu konudaki kararlı tutumunu biz de destekliyoruz.
AB’ne katılma müzakereleri genelde “çetin” geçer. Türkiye’nin boyutlarının
ve sorunlarının büyüklüğü işimizi zorlaştıracaktır. Gerçi Gümrük Birliği
sayesinde önemli ölçüde uyum gerçekleştirmiş durumdayız. Buna rağmen, 31
başlık altında cereyan edecek müzakerelere şimdiden hazırlanmak zorundayız.
Bu konu tümüyle Dışişleri Bakanlığı’nın değerli bürokratlarına bırakılamayacak
kadar kapsamlı ve karmaşık boyutlara sahip bir iştir. Dolayısıyla, AB Genel
Sekreterliği’nin koordinatörlüğünde resmi-özel-akademik tüm toplum kesimlerinin
çabaları ve işbirliği bu alana kanalize edilmelidir.
Önümüzdeki aylarda AB tarafı Türkiye için hazırlamış olduğu Katılım
Ortaklığı Belgesini yenileştirecek; Türkiye de buna göre Ulusal Program’da
değişiklikler yapacaktır. Ulusal Program ilk kez hazırlanırken maalesef
bazı “oldubittiler” sonucu Katılım Ortaklığı Belgesi’nde mevcut olmayan
hususlara “hedef” gibi yer verilmiş ve bir anlamda gayretkeşlik yapılmıştır.
Türk çalışma hayatına, yeni katılıklar kazandıran İş Güvencesi Yasası bu
gayretkeşliğin bir ürünüdür. Bu kez aynı hatalara düşülmemesi veya açıkgözlük
yapılmaması için çalışmaların büyük bir şeffaflık içinde yürütülmesi ve
tüm ilgili tarafların katılımının sağlanması kaçınılmazdır. Demokrasiyi
başka türlü anlamak ve yorumlamak mümkün değildir.
Bu kısa açıklamalarımızın da ortaya koymuş olacağı gibi. daha AB konusunda
pek çok ev ödevi yapmamız gerekmektedir. Dolayısıyla uzun, ince yolun da
uzamaması gerekmektedir. Yolun mesafesini kısaltırsak ne olur? Aslında
bu sorunun cevabı basittir: Türkiye her yönüyle çağdaş bir demokrasi ve
piyasa ekonomisi olur. Ne dersiniz, yürümeye değmez mi?
|