İSTİKRAR PROGRAMI, DEVLETİN DEĞİŞEN ROLÜ ve ACİL EYLEM PLANI
Doç.Dr. Ömer Faruk ÇOLAK
Gazi Üniversitesi, İ.İ.B.F.
I.Giriş
Demokrasi ile idare edilmeye çalışılan tüm ülkelerde, politika yapıcılar
aynı zamanda ekonomide de karar verici durumdadırlar. Bu kararları
kimi zaman hatalı olur ve ülkelerin ekonomilerinde sorunlar baş göstermeye
başlar. Politika yapıcıların ekonomiye ilişkin kararlarında elbette bir
kısıt vardır, bu da aldıklar kararların seçmenlerce kabul görmemesi halinde
iktidarı yitirmeleridir. Bundan dolayı özellikle gelişmekte olan ülkelerde
siyasal partiler çoğu zaman iktidarda kalmaya yönelik iktisat politikalarını
tercih etmektedirler. Bunun temel altında yatan olgu ise siyasal tercih
sahiplerinin (seçmenlerin) rasyonel ya da uyarlanabilir beklentilere sahip
olmadıklarına yönelik inançlarıdır.
Ancak teknolojik gelişme, eğitim düzeyindeki artış ve özellikle de küreselleşmenin
de etkisi ile ideolojisiz kitlelerin büyümesi, bireyler beklentilerini
oluştururken daha rasyonel davranmalarına olanak sağlamıştır. Bu gelişmenin
ülkemize yansıması özellikle 1994 krizi sonrasına rastlamış ve seçmenler
her seçimde taleplerini gerçekleştirebilecek siyasal partileri iktidara
getirmişler, bu taleplerini gerçekleştirmeyen partileri de ilk seçimde
iktidardan indirmişlerdir. Bu noktada öne çıkan olgulardan biriside rasyonelleşme
sürecinde özellikle ekonomiye ilişkin olarak bazı ortak noktalarda siyasal
partiler ve seçmenler buluşmuş olmalarıdır. Ortak noktalardan birisi de
devletin ekonomideki rolünün değişmesi gerekliliğidir.
Devletin ekonomideki rolünün azaltılması yönündeki ortak kanıya ulaşılmasına
karşın bunun nasıl sağlanacağı yönünde ortak bir çözüm üretilememiştir.
Türkiye’de politik karar vericilerin üretemediği bu çözümü IMF yapısal
uyum programları çerçevesinde siyasal iktidarların önüne istikrar programları
ile birlikte getirmiş ve büyük ölçüde kendi çözümlerini siyasal erke kabul
ettirmiştir.
Yapısal değişimin gerçekleştirilmesinde tercih edilen bu yöntem bazı
ülkelerde ciddi siyasal sonuçların doğmasına neden olmuştur. Bu ülkelerden
birisi de 3 Kasım 2002 seçimleri ile Türkiye olmuştur.
Bu çalışmada devletin değişen rolü uygulanan “Güçlü Ekonomiye Geçiş
Programı” ile yeni siyasal iktidarın “Acil Eylem Planı” çerçevesinde ele
alınacaktır.
II- İstikrar Programı ve Devletin Değişen Rolü
Türkiye’de 1999-2002 dönemindeki istikrar programı iki farklı
şekilde yürütülmüştür. İlk olarak Şubat 2001 Krizine kadar IMF’nin Bulgaristan
ve Arjantin’de uyguladığı Para Kurulu (Currency Board) sistemine benzer
bir sisteme bağlı kalınılmış, (örtük para kurulu) bu programın çökmesi
üzerine yine IMF’in desteklediği esnek döviz kuru sistemine dayalı program
uygulanmaya başlanmıştır. İstikrar programındaki bu parçalanmışlığa karşın
yapısal reformlar tek düzelik göstermiştir. Nitekim Şubat krizi öncesi
uygulanması planlanan yapısal düzenlemeler ile kriz sonrası uygulanan Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programının (GEGP) öngördüğü yapısal düzenlemeler birrliktelik
göstermektedir. Bu düzenlemelerin tümünde temel hedef devletin üretici
konumudan çıkartıp, düzenleyici konuma getirmektedir. GEGP’da, biraz daha
ileriye gidilerek sadece mali sistemi değil, devletin diğer sektörlerde
de, yerini özerk kurumlara bırakması öngörülmüş ve IMF bu konuda Kemal
Derviş aracılığıyla siyasal erk üzerinde kontrol edici işlevini üst noktaya
çıkartmış (ünlü 15 günde 15 yasa uygulaması) ve istediği sonuçları almıştır.
Yukarıda belirlediğimiz özelliği gereği 1999-2002 dönemindeki programlar,
Türkiye’nin uyguladığı diğer IMF destekli programlarda (17 programda) olmayan,
sahip oldukları yapısal düzenlemeler ile farklılaşan programlar olmuşlardır.
Ancak bu uluslararası düzlemde yeni bir şey değildir, çünkü IMF özellikle
Güney Doğu Asya Krizi sonrasında, ülkelere stand by anlaşması yapılmasında,
bu tür yapısal düzenlemelere gidilmesini koşul olarak ileri sürmeye başlamıştır.
Bu düzenlemeler, piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki bir çok ülke için
yeni değildir. Yeni olan düzenlemelerin, ülkenin ulusal iktisat politikası
uygulama gücünü de, en aza indirgemesidir. (Tahkim Yasası, MAI, Endüstriyel
Bölge Yasaları gibi anlaşmalar). Nitekim ülkemizde de böyle olmuş, devletin
ekonomideki rolündeki değişmeler IMF düzenlemeleri ile bağlantılı hale
getirilmiştir. Ancak devletin ekonomideki rolünün değişmesi gerektiği
ileri sürülürken aşağıdaki noktalarında göz önüne alınamamıştır:
-
Ülkede yaşayanların sosyal davranışları (kültürel yapı ve din gibi),
-
Ekonominin gelişmişlik düzeyi,
-
Ekonominin dışa açıklık oranı,
-
Teknolojik gelişmeler,
-
Kamu idaresinin kalitesi (Tanzi, 1997:7).
Belirlediğimiz bu faktörler GEGP programı gözönüne alınmazken, seçmenler
bu faktörleri gözardı etmemiş ve sonuç da, oy verirken bu faktörleri gözönüne
alarak siyasal tercihlerini belirlemişlerdir.
Ortaya çıkan durum başlangıçta bir çelişki gibi görülebilir. Ancak gerçekte
bu çelişkinin aynı zaman da, çözücülük özelliği de bulunmaktadır.
Bu da devletin ekonomideki rolünün azaltılması konusunda genel kabul
olmasına karşın, bunun nasıl olacağına ilişkin yöntem konusunda farklılıkların
netleşmesi olmuştur. Yapmış olduğumuz saptamayı netleştirirsek, ortaya
şöyle bir durum çıkmaktadır: Devletin Türkiye’de ekonomide rolünün asimetrik
bilgiye neden olduğu, bunun da yanlış tercihlere (adverse selection) ve/
veya seçimlere ile ahlaki sorunlara (moral hazard) neden olduğu konusundaki
toplumsal anlaşma sağlanmıştır. Ancak bunun nasıl ortadan kaldırılacağı
konusunda genel bir uzlaşma ülkede sağlanamamıştır. Çözümün ne olacağı
konusunda 1999-2002 yıllarındaki siyasal erk IMF’in istemleri doğrusunda
bir politikalar üretmeye çalışmış, ancak bu çözümlemede ülke iki önemli
kriz yaşamıştır.
IMF programlarının Arjantin, Ekvator, G. Kore, Brezilya ve Türkiye’de
çözümsüz kalmasının altında yatan nedeni J.Stiglitz, şöyle açıklamaktadır:
“IMF problem yaşayan ülkeye elinde hazır bir programla girmektedir. Ne
yazık ki bu programın tüm ülkelere uyması, uygulanabilir olması ve probleme
çözüm sağlaması mümkün değildir. Program, ülkenin ihtiyaç ve isteklerine
cevap veremediği için de başarı şansı çok düşük olmaktadır” (Stiglitz,
2001:11).
3. Acil Eylem Programı Ne Getiriyor?
Türkiye’de iktidara gelen AKP’nin hükümetin kurulması aşamasında açıkladığı
“Acil Eylem Planı”, IMF ile yapılan stand by anlaşması ile yapısal düzenlemeleri
yeniden gözden geçirmesi gerektiği düşüncesine kısmen oturması, devletin
ekonomideki rolünün yeniden tartışmaya açılacağının açık göstergesidir.
“Acil Eylem Planı” hedeflenen yeni düzenlemeler ya da gözden geçirilecek
unsurlar şunlardır:
· IMF ile program gözden geçirilmesi, burada özellikle tarım sektörü
ile istihdama ilişkin gözden geçirmeler gerek olduğu düşünülüyor. GEGP’de
istihdam alanında sadece işten çıkarılacak veya emekliye resen sevk edilecek
kamu çalışanlarından bahsedilmiş olmasına ve istihdam edilmenin maliyetini
artırıcı uygulamalara da GEGP kapsamında gidildiği gözönüne alınırsa,
yeni planın bu noktada somut önerilerle IMF’e gitmesi gerekmektedir. Özellikle
SSK primlerinin aşağıya çekilmesi, ilk aşamada kayıtdışı istihdama önlemek
ve istihdamı artırmak için önemli bir adım olabilir.
· Özerk kurumların (BDDK gibi) Sayıştay denetimine alınması. Bu düzenlemenin
yapılması etkin kamu yönetimi açısından bir zorunluluktur. Bu düzenlemeye
ek olarak kamu bankaların yöneticileri hakkında denetim ve yargı yolunun
açan yeni bir düzenleme yapılması, kamu bankalarının özelliştirilmesi ve/veya
özerkleştirilmesinde etkinliği artırıcı bir işlev yüklenecektir. GEGP çerçevesinde
bu bankaların yöneticilerini denetim dışına çıkartan yasal düzenleme, Türk
Bankacılık Sektörünün %32’sini elinde bulunduran kamu bankalarının denetimsiz
hale dönüştürmüştür. Nitekim bu bankalarda halen yürütülen yeniden yapılandırma
programımın maliyeti çok yüksektir.
· Acil Eylem Programı politik karar vericinin ekonomiye ilişkin kararlarıda
alması gerektiği, bunun bürokratlar ve /veya bunların türevlerince alınmamasına
gerektiği yönlü hedefler, açık olarak olmasa da, zımni olarak içinde barındırmaktadır.
Özelleştirmenin yeniden gözden geçirilmesi, gelir dağılımı düzeltmek için
öncelikle yoksulların temel ihtiyaçlarının kamu tarafından sağlanması gibi
hedefleri bu yönde atılmış adımlar gibi görmek gerekiyor.
· Acil Eylem Planının yatırımlara ilişkin hedeflerini istikrar programı
bağdaştırmak mümkün değilidir. Örneğin 15.000 km.’lik otoyol yapımı kaynak
dağılımı açısından ve devletin ticarete konu olmayan mal üretimi açısından
rasyonel olması mümkün değildir. Otoyol ve konut yapımını, finansal
kaynağı yaratılmamış, yatırım hedef olarak görmek gerekmektedir.
4. Sonuç
Türkiye’de 1999-2002 yıllarında uygulanan istikrar programının ilk aşamasına
(Kasım 2000 krizine kadar olan) iktisadi birimler güven duymuşlar ve bunun
etkisi ile programın bazı hedeflere erişmesi mümkün olmuştur. Ancak programın
nominal kur çıpasına dayalı olması kur riskini uzun süre taşınmasını zorlaştırmış
ve sonuç da program Şubat 2001’de çökmüştür. İstikrar programının ikinci
kısmı, (GEGP) toplumsal uzlaşmanın sağlanmadığı ve ulusal olmayan bir program
uygulaması olmuştur.
Programın bu niteliğini gözden geçirileceği iddiası ile iktidara gelen
yeni siyasal erkin buna yönelik olarak hazırladığı ilk yazılı metin “ Acil
Eylem Planı” bazı sorunları yakalamış olmasına ve hangi nokta da IMF ile
uzlaşmaya gideceğini belirlemiş olmasına rağmen, plan ayrıntıda ve
çözüm konusunda bazı zayıflıkları içinde barındırmaktadır.
Türkiye’nin yaşadığı krizlerin altında yatan temel sorunların başında
kamu finansmanı ve bankacılık sketörünün taşıdığı yapısal sorunlardır.
Kamu finansmanına yönelik olarak getirilen Mali Milatın kaldırılacak olması,
ancak kısa dönem de belli bir kaynağın finansal sisteme girmesini sağlayacaktır.
Ancak uzun dönemli bir çözüm yolu değildir.
Bankacılık sektörüne yönelik olarak BDDK’ın denetim altına alınması
ve yapısının yeniden gözden geçirilmesi ancak kurumun özerkliği korunarak
yapılırsa, sektörün denetimi ve gözetimi açısında anlamlı olur. Bankcılık
sektörünün temel sorunu, fon kaynak yapısında ve kullanım yapısındaki kamu
kesimi borçlanma gereksiniminin yarattığı baskı ile bankaların
kredilendirme politiklarının şeffaf ve denetimsiz olmasıdır. Bunun yok
edilebilmesi için Türkiye maliyeti en yüksek yöntemi GEGP çerçevesinde
seçti. Ancak sorun hala da çözülmemiştir. Sorunun çözümde “piyasanın terbiye
edici “özelliği (iflas ve tasfiye) ile risk ile getiri arasındaki ilişkiyi
kurmak gerekmektedir.
Türkiye’de reel sektör de, ciddi finans kaynağı sorunu yaşamaktadır.
İstanbul yaklaşımının kapsamı istenilen düzeye çıkmamış, Varlık Yönetimine
ise halen geçilememiştir. Bundan dolayı bankacılık sektörü ile reel sektör
arasındaki kredi kanalı yeniden açılmalıdır. 2002 yılında bankalar topladıkları
mevduatın ancak %25’sini kredi olarak plase etmiştir. Bu yapılanmayı ne
bankacılık sektörü ne de özel sektörün daha uzun süre taşıması mümkün değildir.
Vurgulamaya çalıştığımız noktalardan hareketle Acil Eylem Planını iyi
niyetli, ancak oldukça eksiği olan, öncelikle yeni teşhisler de bulunarak,
bunlara uygun reçete ve tedavi yöntemi geliştirmesi gerekmektedir.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
· www.akp.org.tr
· J.Stiglitz, 2001, “IMF Hastaları Sırayla
Ölen Bir Doktor”, Finans Dünyası, Eylül 2001.
· Vito Tanzi, 1997, “The Changing Role of
the State in the Economy:A Historirical Perspective”, IMF Working Paper,
WP/97/114.
|