KASIM 2002
 
Arama  
 
 
 « Dergi İndeksi
   Son Sayı
   Tüm Sayılar
   TİSK Ana Sayfa



İSTİKRAR PROGRAMI, DEVLETİN DEĞİŞEN ROLÜ ve ACİL EYLEM PLANI

Doç.Dr. Ömer Faruk ÇOLAK
Gazi Üniversitesi, İ.İ.B.F.


I.Giriş

Demokrasi ile idare edilmeye çalışılan tüm ülkelerde, politika yapıcılar aynı zamanda ekonomide de karar verici durumdadırlar. Bu kararları kimi zaman hatalı olur ve ülkelerin ekonomilerinde sorunlar baş göstermeye başlar. Politika yapıcıların ekonomiye ilişkin kararlarında elbette bir kısıt vardır, bu da aldıklar kararların seçmenlerce kabul görmemesi halinde iktidarı yitirmeleridir. Bundan dolayı özellikle gelişmekte olan ülkelerde siyasal partiler çoğu zaman iktidarda kalmaya yönelik iktisat politikalarını tercih etmektedirler. Bunun temel altında yatan olgu ise siyasal tercih sahiplerinin (seçmenlerin) rasyonel ya da uyarlanabilir beklentilere sahip olmadıklarına yönelik inançlarıdır.

Ancak teknolojik gelişme, eğitim düzeyindeki artış ve özellikle de küreselleşmenin de etkisi ile ideolojisiz kitlelerin büyümesi, bireyler beklentilerini oluştururken daha rasyonel davranmalarına olanak sağlamıştır. Bu gelişmenin ülkemize yansıması özellikle 1994 krizi sonrasına rastlamış ve seçmenler her seçimde taleplerini gerçekleştirebilecek siyasal partileri iktidara getirmişler, bu taleplerini gerçekleştirmeyen partileri de ilk seçimde iktidardan indirmişlerdir. Bu noktada öne çıkan olgulardan biriside rasyonelleşme sürecinde özellikle ekonomiye ilişkin olarak bazı ortak noktalarda siyasal partiler ve seçmenler buluşmuş olmalarıdır. Ortak noktalardan birisi de devletin ekonomideki rolünün değişmesi gerekliliğidir.

Devletin ekonomideki rolünün azaltılması yönündeki ortak kanıya ulaşılmasına karşın bunun nasıl sağlanacağı yönünde ortak bir çözüm üretilememiştir. Türkiye’de politik karar vericilerin üretemediği bu çözümü IMF yapısal uyum programları çerçevesinde siyasal iktidarların önüne istikrar programları ile birlikte getirmiş ve büyük ölçüde kendi çözümlerini siyasal erke kabul ettirmiştir.

Yapısal değişimin gerçekleştirilmesinde tercih edilen bu yöntem bazı ülkelerde ciddi siyasal sonuçların doğmasına neden olmuştur. Bu ülkelerden birisi de 3 Kasım 2002 seçimleri ile Türkiye olmuştur.

Bu çalışmada devletin değişen rolü uygulanan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile yeni siyasal iktidarın “Acil Eylem Planı” çerçevesinde ele alınacaktır.

II- İstikrar Programı ve Devletin Değişen Rolü

Türkiye’de 1999-2002 dönemindeki istikrar programı iki farklı şekilde yürütülmüştür. İlk olarak Şubat 2001 Krizine kadar IMF’nin Bulgaristan ve Arjantin’de uyguladığı Para Kurulu (Currency Board) sistemine benzer bir sisteme bağlı kalınılmış, (örtük para kurulu) bu programın çökmesi üzerine yine IMF’in desteklediği esnek döviz kuru sistemine dayalı program uygulanmaya başlanmıştır. İstikrar programındaki bu parçalanmışlığa karşın yapısal reformlar tek düzelik göstermiştir. Nitekim Şubat krizi öncesi uygulanması planlanan yapısal düzenlemeler ile kriz sonrası uygulanan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının (GEGP) öngördüğü yapısal düzenlemeler birrliktelik göstermektedir. Bu düzenlemelerin tümünde temel hedef devletin üretici konumudan çıkartıp, düzenleyici konuma getirmektedir. GEGP’da, biraz daha ileriye gidilerek sadece mali sistemi değil, devletin diğer sektörlerde de, yerini özerk kurumlara bırakması öngörülmüş ve IMF bu konuda Kemal Derviş aracılığıyla siyasal erk üzerinde kontrol edici işlevini üst noktaya çıkartmış (ünlü 15 günde 15 yasa uygulaması) ve istediği sonuçları almıştır.

Yukarıda belirlediğimiz özelliği gereği 1999-2002 dönemindeki programlar, Türkiye’nin uyguladığı diğer IMF destekli programlarda (17 programda) olmayan, sahip oldukları yapısal düzenlemeler ile farklılaşan programlar olmuşlardır. Ancak bu uluslararası düzlemde yeni bir şey değildir, çünkü IMF özellikle Güney Doğu Asya Krizi sonrasında, ülkelere stand by anlaşması yapılmasında, bu tür yapısal düzenlemelere gidilmesini koşul olarak ileri sürmeye başlamıştır. Bu düzenlemeler, piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki bir çok ülke için yeni değildir. Yeni olan düzenlemelerin, ülkenin ulusal iktisat politikası uygulama gücünü de, en aza indirgemesidir. (Tahkim Yasası, MAI, Endüstriyel Bölge Yasaları gibi anlaşmalar). Nitekim ülkemizde de böyle olmuş, devletin ekonomideki rolündeki değişmeler IMF düzenlemeleri ile bağlantılı hale getirilmiştir. Ancak devletin ekonomideki rolünün değişmesi gerektiği ileri sürülürken aşağıdaki noktalarında göz önüne alınamamıştır:

  • Ülkede yaşayanların sosyal davranışları (kültürel yapı ve din gibi),
  • Ekonominin gelişmişlik düzeyi,
  • Ekonominin dışa açıklık oranı,
  • Teknolojik gelişmeler,
  • Kamu idaresinin kalitesi (Tanzi, 1997:7).
Belirlediğimiz bu faktörler GEGP programı gözönüne alınmazken, seçmenler bu faktörleri gözardı etmemiş ve sonuç da, oy verirken bu faktörleri gözönüne alarak siyasal tercihlerini belirlemişlerdir.

Ortaya çıkan durum başlangıçta bir çelişki gibi görülebilir. Ancak gerçekte bu çelişkinin aynı zaman da, çözücülük özelliği de bulunmaktadır. Bu da devletin ekonomideki rolünün azaltılması konusunda genel kabul olmasına karşın, bunun nasıl olacağına ilişkin yöntem konusunda farklılıkların netleşmesi olmuştur. Yapmış olduğumuz saptamayı netleştirirsek, ortaya şöyle bir durum çıkmaktadır: Devletin Türkiye’de ekonomide rolünün asimetrik bilgiye neden olduğu, bunun da yanlış tercihlere (adverse selection) ve/ veya seçimlere ile ahlaki sorunlara (moral hazard) neden olduğu konusundaki toplumsal anlaşma sağlanmıştır. Ancak bunun nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda genel bir uzlaşma ülkede sağlanamamıştır. Çözümün ne olacağı konusunda 1999-2002 yıllarındaki siyasal erk IMF’in istemleri doğrusunda bir politikalar üretmeye çalışmış, ancak bu çözümlemede ülke iki önemli kriz yaşamıştır.

IMF programlarının Arjantin, Ekvator, G. Kore, Brezilya ve Türkiye’de çözümsüz kalmasının altında yatan nedeni J.Stiglitz, şöyle açıklamaktadır: “IMF problem yaşayan ülkeye elinde hazır bir programla girmektedir. Ne yazık ki bu programın tüm ülkelere uyması, uygulanabilir olması ve probleme çözüm sağlaması mümkün değildir. Program, ülkenin ihtiyaç ve isteklerine cevap veremediği için de başarı şansı çok düşük olmaktadır” (Stiglitz, 2001:11).

3. Acil Eylem Programı Ne Getiriyor?

Türkiye’de iktidara gelen AKP’nin hükümetin kurulması aşamasında açıkladığı “Acil Eylem Planı”, IMF ile yapılan stand by anlaşması ile yapısal düzenlemeleri yeniden gözden geçirmesi gerektiği düşüncesine kısmen oturması, devletin ekonomideki rolünün yeniden tartışmaya açılacağının açık göstergesidir. “Acil Eylem Planı” hedeflenen yeni düzenlemeler ya da gözden geçirilecek unsurlar şunlardır:

· IMF ile program gözden geçirilmesi, burada özellikle tarım sektörü ile istihdama ilişkin gözden geçirmeler gerek olduğu düşünülüyor. GEGP’de istihdam alanında sadece işten çıkarılacak veya emekliye resen sevk edilecek kamu çalışanlarından bahsedilmiş olmasına ve istihdam edilmenin maliyetini artırıcı uygulamalara da GEGP kapsamında gidildiği gözönüne alınırsa, yeni planın bu noktada somut önerilerle IMF’e gitmesi gerekmektedir. Özellikle SSK primlerinin aşağıya çekilmesi, ilk aşamada kayıtdışı istihdama önlemek ve istihdamı artırmak için önemli bir adım olabilir.

· Özerk kurumların (BDDK gibi) Sayıştay denetimine alınması. Bu düzenlemenin yapılması etkin kamu yönetimi açısından bir zorunluluktur. Bu düzenlemeye ek olarak kamu bankaların yöneticileri hakkında denetim ve yargı yolunun açan yeni bir düzenleme yapılması, kamu bankalarının özelliştirilmesi ve/veya özerkleştirilmesinde etkinliği artırıcı bir işlev yüklenecektir. GEGP çerçevesinde bu bankaların yöneticilerini denetim dışına çıkartan yasal düzenleme, Türk Bankacılık Sektörünün %32’sini elinde bulunduran kamu bankalarının denetimsiz hale dönüştürmüştür. Nitekim bu bankalarda halen yürütülen yeniden yapılandırma programımın maliyeti çok yüksektir.

· Acil Eylem Programı politik karar vericinin ekonomiye ilişkin kararlarıda alması gerektiği, bunun bürokratlar ve /veya bunların türevlerince alınmamasına gerektiği yönlü hedefler, açık olarak olmasa da, zımni olarak içinde barındırmaktadır. Özelleştirmenin yeniden gözden geçirilmesi, gelir dağılımı düzeltmek için öncelikle yoksulların temel ihtiyaçlarının kamu tarafından sağlanması gibi hedefleri bu yönde atılmış adımlar gibi görmek gerekiyor.

· Acil Eylem Planının yatırımlara ilişkin hedeflerini istikrar programı bağdaştırmak mümkün değilidir. Örneğin 15.000 km.’lik otoyol yapımı kaynak dağılımı açısından ve devletin ticarete konu olmayan mal üretimi açısından rasyonel olması mümkün değildir. Otoyol ve konut yapımını, finansal kaynağı yaratılmamış, yatırım hedef olarak görmek gerekmektedir.

4. Sonuç

Türkiye’de 1999-2002 yıllarında uygulanan istikrar programının ilk aşamasına (Kasım 2000 krizine kadar olan) iktisadi birimler güven duymuşlar ve bunun etkisi ile programın bazı hedeflere erişmesi mümkün olmuştur. Ancak programın nominal kur çıpasına dayalı olması kur riskini uzun süre taşınmasını zorlaştırmış ve sonuç da program Şubat 2001’de çökmüştür. İstikrar programının ikinci kısmı, (GEGP) toplumsal uzlaşmanın sağlanmadığı ve ulusal olmayan bir program uygulaması olmuştur.

Programın bu niteliğini gözden geçirileceği iddiası ile iktidara gelen yeni siyasal erkin buna yönelik olarak hazırladığı ilk yazılı metin “ Acil Eylem Planı” bazı sorunları yakalamış olmasına ve hangi nokta da IMF ile uzlaşmaya gideceğini belirlemiş olmasına rağmen, plan ayrıntıda ve çözüm konusunda bazı zayıflıkları içinde barındırmaktadır.

Türkiye’nin yaşadığı krizlerin altında yatan temel sorunların başında kamu finansmanı ve bankacılık sketörünün taşıdığı yapısal sorunlardır. Kamu finansmanına yönelik olarak getirilen Mali Milatın kaldırılacak olması, ancak kısa dönem de belli bir kaynağın finansal sisteme girmesini sağlayacaktır. Ancak uzun dönemli bir çözüm yolu değildir.

Bankacılık sektörüne yönelik olarak BDDK’ın denetim altına alınması ve yapısının yeniden gözden geçirilmesi ancak kurumun özerkliği korunarak yapılırsa, sektörün denetimi ve gözetimi açısında anlamlı olur. Bankcılık sektörünün temel sorunu, fon kaynak yapısında ve kullanım yapısındaki kamu kesimi borçlanma gereksiniminin yarattığı baskı ile bankaların kredilendirme politiklarının şeffaf ve denetimsiz olmasıdır. Bunun yok edilebilmesi için Türkiye maliyeti en yüksek yöntemi GEGP çerçevesinde seçti. Ancak sorun hala da çözülmemiştir. Sorunun çözümde “piyasanın terbiye edici “özelliği (iflas ve tasfiye) ile risk ile getiri arasındaki ilişkiyi kurmak gerekmektedir.

Türkiye’de reel sektör de, ciddi finans kaynağı sorunu yaşamaktadır. İstanbul yaklaşımının kapsamı istenilen düzeye çıkmamış, Varlık Yönetimine ise halen geçilememiştir. Bundan dolayı bankacılık sektörü ile reel sektör arasındaki kredi kanalı yeniden açılmalıdır. 2002 yılında bankalar topladıkları mevduatın ancak %25’sini kredi olarak plase etmiştir. Bu yapılanmayı ne bankacılık sektörü ne de özel sektörün daha uzun süre taşıması mümkün değildir.

Vurgulamaya çalıştığımız noktalardan hareketle Acil Eylem Planını iyi niyetli, ancak oldukça eksiği olan, öncelikle yeni teşhisler de bulunarak, bunlara uygun reçete ve tedavi yöntemi geliştirmesi gerekmektedir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR
· www.akp.org.tr
· J.Stiglitz, 2001, “IMF Hastaları Sırayla Ölen Bir Doktor”, Finans Dünyası, Eylül 2001.
· Vito Tanzi, 1997, “The Changing Role of the State in the Economy:A Historirical Perspective”, IMF Working Paper, WP/97/114.