VERGİYİ KİM ÖDÜYOR?
Doc. Dr. Şükrü KIZILOT
Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F.
GİRİŞ
Vergide eşitlik ilkesinin gereği olarak, mükelleflerin “ödeme güçleri”
gözönüne alınmak suretiyle, vergilendirmenin yapılması gerekir. Vergide adaletin
gerçekleştirilebilmesi bakımından önemli bir fonksiyonu bulunan bu ilke, vergi
yükünün, mükelleflerin kişisel ve ekonomik durumlarına göre dağıtılmasını
gerekli kılmaktadır. Anayasamızın 73. maddesine göre de, herkes kamu giderlerini
karşılamak üzere “mali gücüne göre” vergi vermekle yükümlüdür. Bu hüküm,
vergi yükümlülüğünün, mali güce göre dağıtılmasının bir ifadesi olarak büyük
önem taşımaktadır. Bu aşamada, vergiyi ödeyenlere, gözatmakta yarar vardır.
Ülkemizde, vergi konusunda yıllardır tartışılan konulardan biri de,
“vergiyi kimin ödediği” ile ilgilidir. Hangi kesime sorsanız, vergiyi
onlar ödüyor, diğerleri ödemiyor. En çok konuşulan ise, “vergiyi işçi ve
memurların, daha ücretleri ellerine geçmeden, peşin peşin ödedikleri, bunların
vergi kaçırma olanaklarının olmadığı” iddiası ile ilgili.
Olayın bir başka boyutu da, vergi ödeyenlerin “ayırma ilkesi” yönüyle
değerlendirilmesiyle ilgili. Ayırma ilkesine göre, vergi eşitliğinin sağlanması
ve korunması açısından, “sermaye gelirlerinin daha yüksek oranda
vergilendirilmesi” gerekmektedir. (1 )
Bu yazıda, emek ve sermaye gelirleri de gözönüne alınarak, Türkiye’de vergiyi
kimlerin ödediğini, resmi rakamlarla ortaya koymaya çalışıp, vergi ödeyen ya da
ödemeyenlerin kimler olduğunu, tablolar halinde belirteceğiz.
II. MEMURLAR VE İŞÇİLERİN ÖDEDİĞİ VERGİ
A- GENEL AÇIKLAMA
Yıllardır slogan haline gelen bir söz var; işçi ve memur daha ücretlerini
almadan, vergisini kaynakta kesinti yoluyla peşin peşin ödüyorlar. Diğerlerinin
ise, doğru dürüst vergi ödedikleri yok!..
"Bu olayın gerçeği nedir?" diye merak edip araştırdığımızda,
memurlarla ilgili çok ilginç sonuçlar ortaya çıktı. Örneğin, yasaya göre,
ücretlerin gelir vergisi tarifesi yüzde 15’den başlayıp, yüzde 40’a çıkıyor
olmasına rağmen, Devlet memurlarının brüt ücretinden yüzde 2 ya da 3 bilemediniz
yüzde 6-7 vergi kesiliyor. Özellikle üst düzey kamu görevlileri, sadece yüzde 2
oranında vergi ödüyorlar.
Vergisini ödemeyenleri takip eden, vergi kaçakçılarını kovalayan yada
yargılayanlar veya vergi ile ilgili işlemleri yürütenler de, kendi gelirleri
üzerinden vergi ödemiyorlar. Daha doğrusu, yüzde 2-3 oranında gelir vergisi
ödüyorlar. Ödediklerinin üçte birini de, vergi iadesi yoluyla geri alıyorlar.
Memurların, ücret bordroları üzerinde yaptığımız araştırma sonucu, ortaya çıkan
vergi oranları aşağıdaki gibi:
- Vergi ile ilgili işlemlerin yürütüldüğü “vergi dairesinin müdürü”
aylık brüt geliri üzerinden, sadece yüzde 2,6 oranında vergi ödüyor.
- Maliye’nin, denetim yapan ve vergi kaçakçılarını kovalayan elemanlarından,
vergi denetmenleri yüzde 3,2; Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları ve
Gelirleri Kontrolörleri ise, aylık brüt gelirlerinin sadece yüzde 2’si
oranında gelir vergisi ödüyorlar.
- Vergi uyuşmazlıklarının sonuçlandırıldığı mahkemelerde görev yapanlar,
örneğin; vergi mahkemesi başkanı, yüzde 2 oranında, vergi ödüyorlar.
Diğerlerinin de durumu farklı değil. Örneğin valiler yüzde 2,5
oranında vergi öderken vali yardımcıları yüzde 3 gelir vergisi ödüyorlar.
Yargıtay ve Danıştay üyeleri yüzde 2,1, genel müdürler
yüzde 2, albaylar yüzde 2.1 oranında vergi ödüyorlar.
Bu arada, yüksek gelir elde eden kamu görevlileri, aylık brüt gelirlerinin
yüzde 2’si kadar vergi öderken, bunların yanında çalışan düşük gelirli kamu
görevlileri yüzde 6-7 oranında vergi ödüyorlar. Örneğin genel müdürün
ödediği verginin oranı, şoförünün ödediği verginin 1/3’ü oranında... Bir
araştırma görevlisi de, profesöründen daha yüksek oranda gelir
vergisi ödüyor.
B- İŞÇİLERİN DURUMU
İşçiler, memurlara kıyasla, toplam gelirleri üzerinden daha yüksek oranda
vergi ödüyorlar. Örneğin “asgari ücretli bir işçi” aylık brüt geliri
üzerinden yüzde 11 oranında gelir vergisi ödüyor. İşçinin ücreti yükseldikçe,
ödediği vergi yüzde 14’e yüzde 21’e çıkıyor. Bu oran, yüksek ücretlerde yüzde
40’a kadar yaklaşıyor. 2,5 milyar TL. geliri olan bir işçi, aynı ücreti alan 10
genel müdürün ödediğinin toplamı kadar gelir vergisi ödüyor. Buradan da
anlaşılacağı gibi, özel kesimde çalışanların “vergi yükü”, kamu kesimi
çalışanlarına göre daha ağır. Aslında, özel sektörde, işe girişte işverenle
net ücret üzerinden anlaşmaya varıldığı için, 100 işletmeden 99’unda, işçinin
gelir vergisini de, SSK primini de, işveren üstlenip ödüyor...
C- MEMURUN VERGİSİ NEDEN AZ?
Devlet, memurlarına yaptığı ödemeleri; makam tazminatı, özel hizmet
tazminatı, mali sorumluluk tazminatı, yıpranma tazminatı, uçuş tazminatı, ek
tazminat, asayiş tazminatı, askeri tazminat, dil tazminatı, üniversite ödeneği,
eğitim-öğretim ödeneği, gelir idaresini geliştirme fonu, temsil ve görev
tazminatı, yargı ödeneği, aile yardımı ve daha birçok adlar altında ödüyor.
Yaptığı bu ödemeleri de vergi dışı bırakıyor. Öyle olunca da, toplam ücretin
yüzde 70-80’i gelir vergisine tabi olmuyor.
Bu arada, kamuda çalışan ve benzer görevi yapan kişilerin, sadece ücretleri
değil, vergisiz ödemeleri de farklı olabiliyor.
Özel sektörde çalışan işçilerin, vergiye tabi olmayan ödemeleri, neredeyse
hiç yok. Öyle olunca da, aynı brüt ücrette memurdan yüzde 2 vergi
kesilirken, işçiden yüzde 12 hatta yüzde 22 vergi kesilebiliyor.
D- UYGULAMA ANAYASA'YA AYKIRI
Anayasamızın 73. maddesine göre; verginin ödeme gücüne göre alınması
gerekiyor. Bunun anlamı, az geliri olandan düşük oranda, fazla geliri
olandan da, yüksek oranda vergi alınmasıdır. İşçi de memurda sonuç itibariyle,
emeğiyle çalışan ve ücret geliri elde eden kişilerdir. Burada, düşük gelirli
kamu görevlisinin, yüksek gelirli olana kıyasla vergi yükünün daha fazla olması
ve aynı geliri elde eden işçinin ödediği vergi oranının, memurunkinden 4-5 misli
yüksek olması, Anayasa’ya aykırı.
Aynı ad altında yapılan iki ödeme; kamu kesiminde çalışana yapıldığında,
gelir vergisine tabi tutulmazken, özel kesimde çalışana yapıldığında, gelir
vergisine tabi tutuluyor.

Yukarıda da belirtildiği gibi, özel sektörde, yüzde 1’lik istisnai durumlar
hariç, eleman alınırken “net ücret” üzerinden anlaşmaya varılmakta ve
ücretten kesilecek olan SSK primi, işsizlik sigortası primi ve Gelir Vergisi ile
Damga Vergisini işveren üstlenip, işçi adına ödemektedir.
İşin doğrusu, kağıt üzerinde vergiyi ve SSK primini ödeyen işçi gözükmekte,
gerçekte ise işveren ödemektedir.
III. HAZİNE BONOSU, DEVLET TAHVİLİ VE İŞYERİ KİRA
GELİRLERİ
A) HAZİNE BONOSU, DEVLET TAHVİLİ 2002 YILI FAİZ, REPO,
BONO, TAHVİL, KÂR PAYI VE BORSA GELİRLERİ
2002 yılının sonuna yaklaştıkça; faiz, repo, Hazine bonosu, Devlet tahvili,
Eurobond, borsa ve kâr payı gibi gelirlerin, hangisinin beyan edileceği ve beyan
edileceklerde de, beyan sınır ve diğer ayrıntılar merak ediliyor. Çok kişiyi
yakından ilgilendiren bu tür gelirlerin vergi durumu, Tablo-III’deki gibi.

Tablo-III’de yeralan yüzde 85’lik “enflasyondan arındırma” beyan
edilecek gelirin ve ödenecek verginin hesaplanması yönünden çok önemli. Bu oran
Ekim sonu verilerine göre, net olarak Kasım 2002’de belli olacak. Ancak ne
civarda olabileceğini şimdiden ortaya koyabilmek için Kasım 2001 – Eylül 2002
dönemine ait, kesinleşen 11 aylık verileri esas alıp, yüzde 85 oranını bulduk.
Son ayın TEFE ve HB-DT ihalelerindeki ortalama birleşik faiz oranları
netleştiğinde, şu anda yüzde 85 olarak gözüken enflasyondan arındırma oranı
kesin olarak belli olacak. Ancak 11 ayın verilerine göre hesapladığımız bu
oranda birkaç puanlık sapmanın olabileceğini tahmin ediyoruz.
Sıraladığımız gelirlerden beyana tabi olanlar, “Mart 2003’de” yıllık
beyanname ile beyan edilecek ve fon payı ile birlikte yüzde 22-49.5 oranında
hesaplanan gelir vergisi; Mart, Haziran ve Eylül aylarında, üç eşit taksitte
ödenecek.
B) İŞYERİ KİRA GELİRLERİ
2002 yılında, işyeri kira geliri elde edenler, aylık 2 milyar 153 milyon
TL’ye kadar olan kira gelirleri için beyanname verdikleri zaman, vergi
ödemeyecekler.
Aslında, “işyeri kira geliri” olanlar, “konut kira geliri”
olanlara kıyasla, dört yönden avantajlılar.
1. İşyeri kira gelirinin, yıllık tutarı 6 milyar 650 milyon TL’yi
aşmadığı sürece, beyanname verilmiyor. Oysa, konut kira geliri yıllık 950 milyon
lirayı aştığında, beyanname verilecek.
2. Yıllık tutarı 26 milyar TL’ye kadar olan işyeri kira gelirine
ödenecek vergi çıkmıyor. Oysa yıllık tutarı 950 milyon TL’yi aşan konut kira
gelirine vergi çıkıyor.
3. 26 milyar TL’ye kadar işyeri kira geliri olan, beyanname
verdiğinde, vergi ödemediği gibi, üste “vergi iadesi” alacak.
4. Yurtdışında çalışma ya da oturma izni olan Türklerin, Türkiye’de
işyeri kira gelirleri varsa, bu gelirlerinin tutarı 50 milyar hatta 500 milyar
TL.’yi bulsa bile beyan etmeyecekler.
İşyeri kira geliri elde edenler, bu gelirlerinin yıllık gayrisafi tutarı 6
milyar 650 milyon lirayı aşmadığı sürece, beyanname vermeyecekler. Aşması
halinde, beyanname verecekler ve kiranın vergisi de, aşağıdaki gibi olacak.

Yürürlükteki mevzuata göre, gayrimenkul işyeri olarak kiraya verildiğinde;
kiracının, kira ödemesini yaparken, yüzde 20 oranında gelir vergisi kesintisi
(stopaj) yapması gerekiyor (GVK Md.94/5). Bu yüzde 20’nin de, yüzde 10’u
oranında fon payı kesintisi yapılıyor. Ancak, uygulamada malsahipleri işyerini
kiraya verirken “net kira” tutarı üzerinden, kiracı ile anlaşıyor ve
stopaj ile fona karışmıyorlar. Böyle olunca da, kiracı “netten brüte”
gitmek suretiyle, stopajı ve fon payını da üstleniyor.
İşyeri kirasının, yıllık gayrisafi tutarı 6 milyar 650 milyon lirayı
geçtiğinde de, malsahibi işyeri kira gelirini, yıllık gelir vergisi beyannamesi
vermek suretiyle, beyan ediyor. Ardından, yıllık kira tutarından, yüzde 25
götürü gider düşüldükten sonra, tarife üzerinden gelir vergisi hesaplanıyor.
Hesaplanan gelir vergisinden de, stopaj mahsup edildiğinde, 25 milyar 840 milyon
liraya kadar olan kira gelirleri için, ödenecek vergi değil aksine “vergi
iadesi” çıkıyor...
IV. BEYANNAME VEREN GELİR VE KURUMLAR VERGİSİ
MÜKELLEFLERİNDE VERGİ ORANLARI VE BUNLARDAN TOPLANAN VERGİLERİN, TOPLAM VERGİ
GELİRLERİNE ORANI
A) VERGİ ORANLARI
1) Gelir Vergisi Mükellefleri
2002 yılında, daha önce de olduğu gibi, ücret gelirleri ayrı bir tarifeye
göre vergilendiriliyor. İncelenmesinden de farkedileceği gibi, ücretlilerde
vergi oranı, diğer gelir vergisi mükelleflerine kıyasla 5 puan düşük
uygulanıyor. Bunun yanısıra, ücretlilerden gelir vergisinin % 10’u oranında, fon
payı da alınmadığından, ücretliler lehine olan oran farkı % 7 - 9,5 arasında
değişiyor.

2) Kurumlar Vergisi Mükellefleri
Türkiye’deki uygulamaya göre, Kurumlar Vergisi mükellefi olan şirketlerin
beyan ettikleri kazanç üzerinden;
1- Yüzde 30 oranında, “kurumlar vergisi” alınıyor.
2- Kâr dağıtıldığında, yüzde 15 “gelir vergisi stopajı”
alınıyor.
3- Şirketin gerçek kişi ortağı, elde ettiği kâr payını (yıllık
gayrisafi tutarı 2002 yılında, 6 milyar 650 milyon TL.'yi aştığında tamamını)
beyan edip, “gelir vergisi” ödüyor. Gelir Vergisinin oranı da, yüzde
20'den başlayıp, yüzde 45'e kadar ulaşıyor (vergi hesaplamasında kâr payının
1/5'i vergi alacağı olarak mahsup ediliyor).
4- Kurumlar vergisi, stopaj ve kişisel gelir vergisi üzerinden, yüzde
10 oranında “fon payı” ayrı ayrı hesaplanıyor. Yani “fon payı” ile
birlikte; “kurumlar vergisi” yüzde 33, “stopaj” yüzde 16,5,
“gelir vergisi” oranı da yüzde 22-49,5 oluyor.
5- Yıllara göre farklı olan ve yüzde 40-60 arasında değişen “yüksek
oranlı enflasyon” ile birlikte, “bir koyundan 5 post” çıkartılmış
oluyor. Enflasyon hariç, ilk dört vergi ve fonun oranı yüzde 65'i buluyor.
Enflasyonu da eklediğimizde, oran yüzde 100'ü aşıyor...
Yukarıda sıralanan vergi ve fonları, yasaya uygun şekilde ödeyen bir şirket
için, Türkiye tam bir vergi cehennemi. Yüksek enflasyondan da etkilenen
şirketlerin, her yıl işletme sermayeleri eriyip gidiyor. 5 ya da 6 yılda yok
olması adeta kaçınılmaz gözüküyor. Buna karşılık yasalara uymayan, kayıtdışı
işlemler yapan ve vergi kaçıranlar için, Türkiye tam bir “vergi cenneti”.
Yabancı ülkelerde vergi oranı ve enflasyon yönünden durum farklı. Örneğin;
- İngiltere’de, artan oranlı bir tarife var. Oran yüzde 10’dan başlıyor, 30’u
buluyor.
- ABD’de, artan oranlı bir tarife var. Oran yüzde 10’dan başlıyor. 18,3 milyon
doları aşan kazanca ise yüzde 35 oranı uygulanıyor.
- Fransa’da, oran yüzde 25-33; Almanya’da yüzde 25, Kanada’da yüzde 29,2,
Tayvan’da ise yüzde 15 olduğu farkediliyor. (2)
Bu
ülkelerde, yıllık enflasyon oranı da yüzde 1-2, bilemediniz 3-4 civarında.
Yukarıdaki açıklamalardan ve örnek verilen oranlardan da farkedileceği gibi,
Türkiye'de şirketlerin “vergi yükü” çok ağır. Enflasyonla birlikte,
yüzde 100'ü aşıyor. Yüksek oranlar, vergi kaçağını ve kayıtdışı ekonomiyi
artırıyor. Vergi kaçırmayan da, eriyor ve küçülüp gidiyor... Bu nedenle,
enflasyon hariç yüzde 65 olan vergi yükünün, aşağı çekilmesi gerekiyor.
B) TOPLAM VERGİ GELİRLERİ İÇİNDEKİ PAYI
2002 yılının ilk 8 ayında esnaf, sanatkâr ve tüccarlar ile şirketlerden,
şirket ortaklarından, kira geliri olanlardan toplanan gelir ve kurumlar vergisi
tutarını, aynı dönemde toplanan 36,8 katrilyon TL’lik vergi gelirlerine
oranladığımızda, çok ilginç sonuçlar çıkıyor.
“Basit usule tabi” 739 bin mükellef, toplam vergilerin ancak binde
1’ini ödemiş. “Beyannameli gelir vergisi mükellefi” olan ve defter tutan
yaklaşık 2 milyon kişi, toplam vergilerin de yüzde 1,6’sını, “kurumlar
vergisi mükellefi” olanlar da, toplam vergilerin yüzde 1,93’ünü ödemişler.
Kişi başına ödedikleri ortalama aylık vergi de; basit usulde 6 milyon TL, defter
tutan esnaf ve tüccarda 38 milyon TL, şirketlerde de 158 milyon TL!...
İster inanın, ister inanmayın, Maliye Bakanlığı'nca açıklanan rakamlar
aşağıdaki gibi.
1- Basit Usule Tabi Olanlar
İçlerinde taksici ve
minibüsçülerin de olduğu, basit usule tabi olan mükelleflerin, ödedikleri vergi
tutarı, Tablo-V’deki gibi.
Görüldüğü gibi, basit usule tabi 739 bin 639 vergi mükellefinin, kişi
başına ayda ödediği gelir vergisi, yaklaşık 6 milyon TL. Basit usuldekiler,
toplanan verginin sadece binde 1’ini ödüyorlar. Aslında binde 1’in de
altında ama biz yuvarladık.
2- Beyana Dayanan Gelir Vergisi
Yıllık gelir vergisi
beyannamesi veren, gerçek usuldeki mükellef sayısı, ödedikleri vergi ve bunlarla
ilgili diğer rakamlar, Tablo-VI’daki gibi.
Görüldüğü gibi, 2 milyona yakın mükellefin kişi başına ödediği ortalama vergi
tutarı olan 38 milyon TL, neredeyse asgari ücretlinin vergisi kadar. Tablodan da
fark edileceği gibi, toplanan her 100 TL. verginin, 1,6 lirasını gerçek usulde
beyanname veren gelir vergisi mükellefleri ödemiş. Toplama dahil, beyanname
veren esnaf ve tüccarın ödediği gelir vergisinin, toplam vergi gelirlerine oranı
ise, yüzde 1 civarında. Toplam gelir vergisinin yüzde 90’ının kaynakta vergi
kesintisi yoluyla tahsil edilmesi de, olayın bir diğer görüntüsü...
3- Kurumlar Vergisi Mükellefleri
Kurumlar Vergisi mükellefleri içinde en fazla vergiyi “bankalar”
ödüyor. Bankalar, 2001 yılı geliri olarak 6 katrilyon 745 trilyon 686 milyar TL.
matrah beyan ettiler. Bunların toplam vergisi de, 2 katrilyon 23 trilyon 705
milyar TL. olarak hesaplandı. Böylece, bankaların yıllık ortalama geliri 51
trilyon 889 milyar TL., ortalama vergisi de, 15 trilyon 566 milyar TL. olarak
gerçekleşti.
Bankalar dışındaki işletmeler içinde en fazla ciroya “ecza ve ilaç
depoları” sahip oldu. 316 ecza ve ilaç deposunun ortalama kazancı, 287
milyar 992 milyon lira olarak belirlendi. “Demir çelik imalatçıları”, 113
milyar 603 milyon liralık ortalama gelir ile ikinci sırada yer aldı.
“Mensucat sanayicileri” 105 milyar 501 milyon lira kazanç ile bu iki
grubu izledi.
“Süpermarketler ve bakkallar” yıllık ortalama 8 milyar lira gelir
beyan ederken, “diş kliniklerinin” beyan ettiği ortalam gelir 971 milyon
lirada kaldı. “Kuyumcuların” yıllık ortalama geliri 6 milyar 662 milyon
lira, metal üzerine çalışan “mobilyacılar” 3 milyar 351 milyon, “kürk
imalatı ve ticareti yapanlar” 1 milyar 133 milyon lira gelir beyan etti.

Kurumlar vergisi mükellefi olan sermaye şirketleri (anonim ve limited
şirketler), kooperatifler, dar mükellefler ve diğerlerinin sayısı, 2002 yılının
ilk 8 ayında ödedikleri kurumlar vergisi ve bunlarla ilgili diğer rakamlar
Tablo-VIII’deki gibi.
Yukarıdaki gelire,
Kurumlar Vergisi Kanununa göre alınan geçici vergi dahil edilmemiştir. Hemen
belirtelim, kurumlar vergisinin yüzde 85’ini 1448 şirket, kalan yüzde 15’ini de
diğerleri ödüyorlar. Acı ama gerçek tablo bu...
Gelir ve Kurumlar Vergisi mükelleflerinin ödedikleri vergilerin, toplam vergi
gelirleri içindeki payının, son derece düşük olmasının çok sayıda nedeni var.
Örneğin;
- Kayıtdışı işlemlerin boyutunun yüzde 66’lara varacak şeklide, son derece
yüksek oluşu,
- Vergi oranlarının yüksek oluşu,
- Yıllardır, yüksek oranlı enflasyon yaşanan ülkemizde “enflasyon
muhasebesi”nin olmayışı,
- Etkin bir vergi denetimi yapılmayışı,
- Vergi mükelleflerine, çağdaş ülkelerin tümünde uygulanan, “En Az Geçim
İndirimi”nin uygulanmayışı,
- Gider yazılabilecek harcamaların kapsamının son derece sınırlı olması ve
fişsiz-faturasız mal alındığında KDV’sinin düşüttürülebilmesi nedeniyle,
belgesiz alış-veriş alışkanlığının yaygın oluşu,
- İstihdam edilen işçiler üzerindeki vergi ve SSK primi yükünün yüksek oluşu
gibi nedenler, öncelikle sıralanabilir.
V-
SERVET VE SERVET TRANSFERİ ÜZERİNDEN ÖDENEN VERGİLER
Servet vergileri, gerek Türkiye’de gerekse Dünya’da, toplam vergi gelirleri
içinde önemli bir paya sahip değildir. Bu vergilerin “mali amacı” değil,
“sosyal amacı” ön planda tutulmaktadır.
Tablo-IX’da, 1989-2002 (7 aylık) dönemine ilişkin; motorlu taşıtlar vergisi,
veraset ve intikal vergisi ve taşıt alım vergisi tahsilatlarının, genel bütçe
vergi gelirlerine olan oranına yer verilmiştir:
Tablonun incelenmesinden de farkedileceği gibi;
* Motorlu taşıtlar vergisi’nin, genel bütçe vergi gelirleri içindeki
payı, uzun süre yüzde biri dahi bulmamış, 2001’de ise yüzde 1’i bulmuştur.
2002’nin ilk 7 ayı itibariyle yüzde 1,7 olarak gözüken oran, motorlu taşıtlar
vergisinin ikinci taksitinin Temmuz ayında ödenmesi nedeniyle, yüzde birin
üzerine çıkmıştır. Kalan 5 ayda motorlu taşıtlar vergisi açısından önemli bir
vergi tahsilatı olmayacağı için, oran yine yüzde 1 civarına düşecektir.
* Veraset ve intikal vergisi’nin genel bütçe vergi gelirleri içindeki
payı 1989’da binde 2 civarında iken 1997’den itibaren binde 1’e, 2000 yılından
itibaren de, binde yarıma düştüğünü fark ediyoruz.
Veraset ve intikal vergisinde, oranların düşük oluşu, vergiden istisna edilen
tutarın her yıl yeniden değerleme oranına göre artması ve gayrimenkullerin,
piyasa rayici ile değilde, emlak vergisi beyannamesi esas alınarak bildirilmesi,
ekonomide hamiline olayların yaygınlaşması¸bu verginin genel bütçe vergi
gelirleri içinde “onbinde yarım” düzeyine inmesinin başlıca nedenleri
olarak göze çarpıyor.
* Taşıt alım vergisi gelirleri 1989’dan itibaren istikrarlı bir
tırmanışa geçip, genel bütçe vergi gelirleri içindeki payını artırırken,
ekonomik krizin de etkisiyle, otomotiv sektöründe ortaya çıkan talep gerilemesi
sonucu, 2001’de binde 8’e, 2002’nin ilk 7 ayında da binde 5’e düşmüştür.
Görüldüğü gibi, servet ve servet transferi nedeniyle ödenen vergilerin,
toplam vergi gelirleri içindeki payı son derece düşüktür. Bir başka anlatımla,
serveti olanlar da servetleri üzerinden “sembolik oranda” bir vergi
ödemektedirler.
VI. DOLAYLI-DOLAYSIZ VERGİ AYRIMI
Yıllara göre, Türkiye’nin vergi yapısındaki gelişmelere gözattığımızda,
çarpık bir tablo ile karşılaşıyoruz.
Çarpık tablo, “dolaylı vergiler” ve “dolaysız vergiler”
ayırımında karşımıza çıkıyor. Bilmeyenler için açıklayalım, bir ülkede,
dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının artması, o ülkede
vergi adaletinin giderek ortadan kalktığını gösterir. Dolaylı vergiler,
verimlidir ancak adil değildir. Gelir dağılımındaki adaletsizliği artırır.
Yıllar itibariyle, kıyaslama yapıldığında, Türk Vergi Sisteminde, özellikle
son 20 yılda, dolaysız vergilerden, dolaylı vergilere doğru bir kayma olduğu ve
yaklaşık 20 yıl önce dolaysız vergilerin oranı yüzde 65, dolaylı vergilerin
oranı da yaklaşık yüzde 35 civarında iken, 2002 yılı itibariyle bu tablonun
tersine bir görüntü sergilediği farkediliyor. 2002 yılının ilk 7 aylık
sonuçlarına göre, dolaysız vergilerin oranının yaklaşık % 33, dolaylı vergilerin
oranının da yaklaşık % 67 olduğu farkediliyor. 2003 yılı geçici bütçesine
gözattığımızda ise, dolaylı vergilerde oranın biraz daha artacağı ve yüzde 68’i
bulacağı farkediliyor.
SONUÇ
Toplanan vergilerin dağılımına gözattığımızda, dolaysız vergilerin toplam
vergi gelirlerine olan oranında, sürekli bir azalma olduğu ve mevcut tabloya
göre, toplanan her 100 birimlik verginin 68’inin “dolaylı vergi” yüzde
32’sinin ise “dolaysız vergi” olduğu farkediliyor.
Buradan da, Türkiye’de özellikle gelir üzerinden yeterince vergi
toplanamadığı, dolaylı vergilerin giderek ağırlık kazanması nedeniyle de, vergi
adaletsizliğinin arttığı sonucu ortaya çıkmaktadır.
(1) Bu konuda geniş bilgi ve ayrıntılı açıklamalar için
Bkz. Abdurrahman AKDOĞAN, Kamu Maliyesi, Ankara 2002; Halil NADAROĞLU, Kamu
Maliyesi, İstanbul 1999; İsmail TÜRK, Kamu Maliyesi, Ankara, 1992
(2) Çeşitli ülkelerde uygulanan vergi oranları konusunda
Bkz. Şükrü KIZILOT- Mustafa DURMUŞ, Dünya'da ve Türkiye'de Vergi Oranlarının
İktisadi Etkileri ve Bazı Mali Ekonomik Göstergeler, TÜGİAD Yayını, Ankara
2002,
|