ÇAĞDAŞ İŞ KANUNU İHTİYACI
Prof. Dr. Nusret EKİN
Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Batı toplumlarında iş yasaları esas itibariyle Endüstri Devrimi’nin bir
ürünüdür. Sanayileşme ile ortaya çıkan yepyeni “üretim ilişkileri”, bir yandan
tarihte ilk defa işçi ve işveren sınıflarını ortaya çıkarırken, diğer yandan bu
ilişkilerin bir düzene bağlanması gereğini doğurmuştur. Zaman içinde ilişkileri
düzenleyen süreçler, değişen ekonomik ve teknolojik faktörlerle sürekli
başkalaşım göstermiştir. Bu gelişim trendini kısaca aşağıdaki şekilde
özetleyebiliriz:
Dönemin egemen kapitalist – liberal yaklaşımı nedeniyle, çalışma yaşamına her
türlü müdahale, ekonominin serbest işleyişine olumsuz etkiler yapacağı
endişesiyle hoş karşılanmamıştır.
Bunun
sonucu olarak, bir yandan her türlü yasal korumadan uzak “bireysel hizmet akdi”
hızla ön plana çıkarken, çağın çalışma sorunları derinleşip, genişlemeye
başlamıştır.
Artan
“işçi hareketleri”, beraberinde bireysel nitelikte, daha ziyade çocukların
çalışma ilişkilerini düzenleyen bir iş yasasını ortaya çıkarmıştır. Böylece
“sanayileşme – iş yasası düzenlemesi” ilişkisi gözlenmiştir.
Bu
dönemin yasalarının temel niteliği, kanunlar yoluyla verilmiş, en alt ve en üst
sınırları belirlenmiş bir “sosyal koruma” olmasıdır. Çalışma Bakanlığı,
İş Teftişi ve İş Mahkemeleri’nin devlet yapısı içinde yer alması, bu süreçlerin
diğer önemli halkalarıdır.
Artan
özgürlükler, demokrasi ve siyasi değişim, beraberinde “toplu iş hukuku”na
yönelik bir oluşumu gündeme getirmiş, bir yandan “koalisyon yasaklarının”
kalkmasıyla XIX. yüzyılın başlarında “örgütlenme özgürlüğü”, yüzyılın
sonuna doğru ise “toplu pazarlık süreçleri” endüstri toplumlarında hızla
yerleşmeye başlamıştır.
Bu
süreçlerin gelişimi boyunca, devletin bir dizi “sosyal politika”
geliştirerek çalışma ve insan yaşamının alt yapılarını “sosyal politika”larla
zenginleştirdiğini görüyoruz.
Bu
politikalar, sadece çalışan ve çalıştıranlara değil, tüm topluma yönelik
korumalardır. Bunların temel amacı, toplumda barış ve dengeleri sağlamak,
özgürlükçü ve insan onuruna yaraşan bir yaşam yaratmaktır. Sonuç itibariyle,
sanayileşme bireysel iş hukukunu, demokratikleşme ise toplu iş hukukunu getirmiş
bulunmaktadır.
Bu alt
yapılar ve yasal çerçeve içinde XX. yüzyıl boyunca ve özellikle II. Dünya
Savaşı’ndan sonra, ekonomilerin ve çalışma yaşamının, gittikçe gelişen Endüstri
İlişkileri’yle bir “Altın Çağ” yaşadığını görüyoruz.
XX.
yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkan ve insanlığa yeni bir dünya hazırlayan
“Küresel Dönüşüm ve Bilgi Çağı” hiç kuşkusuz çalışma yaşamını da tümüyle
etkileyen yeni sorunları getirmiştir.
Değişen çağ, teknolojik, ekonomik, siyasi ve sosyal boyutlarıyla karmaşık yeni
yapıları doğurmaktadır. Gerçekten, bu Devrim niteliği taşıyan dönüşümde,
insanların çalıştığı sektörler, statüler ve meslekler hızla değişmiş, işçi,
işveren, işyeri, işçi ve işyerinin korunması, işçinin niteliği, cinsiyeti,
beklentileri, davranışları, çalışma düzeni tümüyle köklü bir biçimde
değişmiştir.
XXI.
yüzyılın, beraberinde yeni nimetler, fakat çok ciddi yeni sosyal sorunlarla
geldiğine hiç kuşku yoktur. Bu sosyal sorunların başında, gittikçe yapısal bir
hale dönen işsizlik, bozulan gelir dağılımı ve yoksulluk
gelmektedir.
Çağa
uygun “sürdürülebilir büyüme stratejileri” yürüten ve çalışma
ilişkilerini “modern iş yasası reformları”yla “yeni ekonomi”ye
uyduran ülke ve bölgelerin, katlamalı ulusal gelir artışları, düşük işsizlik,
enflasyon ve dış borçlar yaşadıkları gözlenmektedir.
Gerçekten, günümüzde hizmet ve bilgi sektörlerinin egemen olduğu bu yeni
oluşumlar içinde küresel bütünleşmeler, dışa dönük ihraç ekonomileri, KOBİ’ler,
rekabet gücü, buna uygun olarak ortaya çıkan esneklik, özelleştirme, yeni üretim
ve yönetim teknikleri, alt işveren uygulaması, kalite, verimlilik, çıkar
birliğine dönüşmüş ve diyaloglara dayalı yeni işçi ve işveren ilişkileri
sözkonusudur.
“Modern bir iş yasası reformu”undan beklenen en önemli özellik; bir yandan dışa
açık ihraç ekonomilerinde üretim artışını hızlandırmak, rekabet gücünü
yükseltmek, diğer yandan bireysel ve toplu seviyede demokratik, özgürlükçü ve
barış içinde adalet dağıtan süreçleri diyaloglarla genişletmektir. Böylece,
düşen enflasyon, işsizlik ve sürekli büyüyen ekonomi daha aydınlık ilişkilere
doğru yeni atılımları besleyecektir.
Cumhuriyet’in ilanıyla Atatürk’ün “Çağdaş Devrimleri” arasında onurlu yerini
alan ve 1936 yılında yürürlüğe giren iş yasamızın, 66 yıl sonra artık köklü bir
biçimde yeniden gözden geçirilmesi zamanı gelmiştir.
Bu
yeni yasa reformu, Sanayi Devrimi döneminden gelen sosyal korumalar yanında,
çalışma yaşamına çağa uygun yeni özellikler kazandırmalı, ortaya çıkan yeni
gelişmelere çözüm getirebilmeli, hukuksal düzen yanında, ekonomik yeniden
yapılanmalara cevap verebilmelidir.
Özellikle, Türkiye’de iş yasası reformunun sosyal denge, diyalog ve işbirliği
yanında iki özelliği önemle vurgulanmalıdır. Bunlar hiç kuşkusuz; üretim
artışını teşvik etmek ve istihdamı genişletmek hedefleridir.
Gerçekten Çalışma Hayatı’nın özü “üretimin artırılması ve istihdamın
genişletilmesidir.” Tüm reformlar başarı kazanmak istiyorsa, bu amaca hizmet
etmek zorundadır.
|