KASIM 2001
 
Arama  
 
 
 « Dergi İndeksi
   Son Sayı
   Tüm Sayılar
   TİSK Ana Sayfa



Euro "Sağlam ve Güvenilir" Bir Uluslararası Para Birimi Olabilir mi?

Prof. Dr. Nahit TÖRE
TİSK Danışmanı


Uluslararası para birimi ya da "dünya parası" (world currency) deyimleri, paranın üç temel işlevi sayılan tasarruf aracı, değişim aracı ve değer ölçüsü olma işlerini-değişik ölçülerde de olsa-kendi ülkesi dışında oturanlar açısından da yerine getirebilen paralar için kullanılmaktadır. Bu anlamda ABD doları günümüzün bir numaralı uluslararası para birimidir. Öyle ki, bugün doların dünyada oynadığı rol ABD ekonomisinin boyutlarının çok üstüne çıkmış durumdadır. Günümüzde dünya ticaretinin yaklaşık yarısı dolarla faturalanmaktadır. Uluslararası ticarete konu olan malların hemen hemen tümü (petrol, buğday gibi) dolarla fiyatlandırılmaktadır. Uluslararası Ödemeler Bankası'nın (BIS) 1998 tarihli bir çalışmasına göre, dünyadaki tüm döviz işlemlerinin %87'sinde en az bir tarafta dolar bulunmaktadır. Alman markı için bu pay %30 dolayındadır. Uluslararası tahvillerin %50'si dolar üzerine yazılmaktadır. Sınır ötesi banka kredilerinin %45'i dolar cinsinden açılmaktadır. Dünyada yabancılara ait banka mevduatının yaklaşık yarısı dolarla ifade edilmiş durumdadır. 2001 IMF Yıllık Raporu'na göre ise, 2000 yılı sonunda dünya ülkeleri döviz rezervleri içinde doların payı %68.2'yi bulmakta; sadece sanayileşmiş ülkeler ele alındığında bu pay %73.3'e çıkmaktadır.
Kuşkusuz ABD dolarını bu konuma getiren çeşitli etkenler vardır. Bunların başında, daha İkinci Dünya Savaşı sona ermeden 1944 yılında ABD'nin Bretton Woods kasabasında toplanan uluslararası konferansta IMF'nin Anasözleşmesinin kabulüyle omurgası tezgaha konulan uluslararası para sisteminin dolara merkezi bir konum tahsis etmiş olması gelmektedir. Fon Anasözleşmesine göre, IMF'ye üye olacak ülkeler paralarının altın ya da ABD doları cinsinden paritesini bu kuruluşa bildirecekler ve bu paritede belli oranlar üzerinde değişiklik (devalüasyon veya revalüasyon) yapmak istediklerinde IMF'nin "iznini" alacaklardı. O zaman için ABD doları 1 ons altın = 35 dolar sabit fiyatı üzerinden altına çevrilebilir (konvertibl) tek ulusal para birimi niteliğindeydi. Ayrıca savaş sonrasının olağanüstü koşulları özellikle Avrupa'da Amerikan mallarına ve dolayısıyla dolarına büyük bir talep yaratmıştı. ABD, genelde yaptığı gibi, bu durumu "doğru" değerlendirmiş ve Marshall Planı ile Avrupalıları, Dodge Planı ile Japonları çok ihtiyaç duydukları ve "altın değerinde" (as good as gold) gördükleri "yeşil dolarlara" kavuşturmakta gecikmemiştir. Bu durumda doların dünyanın bir numaralı uluslararası para birimi haline gelmesi hiç de zor olmamış; ABD de bu parayı çıkartan devlet olarak onun bu statüsünden siyasi, askeri ve özellikle ekonomik alanlarda bol bol yararlanmasını bilmiştir.
Kuşkusuz aradan geçen 50 küsur yılda köprülerin altından çok sular akmış ve bu arada Bretton Woods sabit pariteleri 1971 yılında ABD'nin doları altından ayırması sonucu tarihe karışmıştır. Ne var ki, son 30 yıllık "dalgalanma" döneminde de doların üstünlüğü devam etmiştir. Bu dönemde Savaş sonrası yılların olağanüstü ve hatta istisnai koşullarının yerini Amerikan ekonomisinin çok sağlam temel göstergelerinin (fundamentals) ve kısaca Fed diye anılan Amerikan Merkez Bankaları Sistemi'nin güvenilir, asla taviz vermez politikalarının aldığını görüyoruz. Bu göstergelerin bazılarını aşağıda Euro Bölgesi göstergeleri ile karşılaştırmalı biçiminde sunacağız.
ABD dolarının savaş sonrası dönemin tek uluslararası para birimi olduğunu öne sürmek kuşkusuz doğru değildir. Bu dönemde Sterlin, İsviçre frankı, Alman markı, Fransız frankı, Japon yen'i gibi bazı ulusal para birimleri de-çok küçük ölçeklerde de olsa-uluslar arasında para işlevleri görmüşlerdir. Fakat, ABD dolarının üstünlüğü karşısında bu işlevlerde özellikle 1990'lardan itibaren gerileme olduğu dikkati çekmektedir. Söz gelişi, uluslararası döviz rezervleri içinde Japon yen'i 1991'de %8.5 paya sahipken, 2000 yılı sonunda bu pay %5.3'e inmiştir. Aynı dönemde İsviçre frankının payı %1.2'den %0.7'ye, Alman markının payı ise %15.4'ten %12.2'ye (1.1.1999'da euro markın yerini aldığından, bu sonuncu rakam 1998 sonuna ilişkindir) gerilemiştir. 1990'larda ortaya çıkan bu gelişme, özellikle Amerikan ekonomisinin bilgi ve iletişim teknolojilerinin ve işgücü piyasası esnekliği gibi kurumsal düzenlemelerin etkisiyle ortaya koyduğu olağanüstü performansla açıklanabilir. Özellikle 1990'ların ikinci yarısından sonra ABD verimlilik artışlarının %3'lere yaklaşması, büyüme hızının %4'leri aşması, işsizliğin %4'lere inmesi ve-hepsinden önemlisi-tüm bunların Fed sayesinde neredeyse enflasyonsuz bir ortamda gerçekleşmesi, bu ülkenin ve onun parasının üstünlüğünü iyice "tartışılmaz" hale getirmiştir. Öyle ki, öteki "büyük" sayılan paralar karşısında piyasalarda dalgalanan dolar son 11 Eylül ve onu izleyen Afganistan olayları gibi bir miktar "gerilemesi" beklenen dönemlerde bile değer kazanmaktadır.
Şimdi bu "uluslararası paralar" dünyasına "euro" adında bir çocuk daha dahil olacaktır. Aslında euro hukuken AB üyesi 12 ülkenin tek ve resmi para birimi olarak 1.1.1999 tarihinde dünyaya gelmiştir. Fakat, 3 yıllık bir geçiş dönemini takiben önümüzdeki 1.1.2002 tarihinden itibaren ilk kez gün ışığına, yani tedavüle çıkacak ve her yönüyle gerçek bir para birimi kimliğine kavuşacaktır. Euro'nun ne derecede "sağlam ve güvenilir" bir uluslararası para birimi ve dolayısıyla ABD doları için ne ölçüde "ciddi bir rakip" olabileceği de hiç kuşkusuz o zaman anlaşılacaktır.
Fakat biz, bu konuda şimdiden bazı tahminlerde bulunmanın mümkün olduğu temel savı içinde, yazımızın geri kalan bölümünde bu tahminleri yönlendirebilecek bazı gösterge ve gelişmelere değinmek istiyoruz.
Önce, ABD ile Euro Bölgesi'nin bazı temel ekonomik göstergelerini yan yana getiren aşağıdaki tabloya bir göz atalım.

ABD ve Euro Bölgesi Temel Ekonomik Göstergeleri

  ABD  Euro Bölgesi

Nüfus (milyon kişi)

 287

304 

Dünya üretimindeki pay (%)

 21

 16 

Dışa açıklık derecesi (%)

 12

 16 

Dünya ihracatındaki pay (%) 

 15

 20 

Reel büyüme hızı (%)(1)

 -0.4

+0.2 

Tüketici fiyatları artış hızı(%)(2)

+2.6

+2.5 

İşsizlik oranı (%)

 5.4

 8.3 

Dış ticaret dengesi(3)

 -448.0

-14.6 

Cari işlemler dengesi(3)

 -449.9

-37.4 

Bütçe dengesi(4)

 +2.1

-0.6

(1) 2001 ilk çeyrek.
(2) Son 12 ay
(3) Son 12 ay, milyar $
(4) GSYİH'nın %'si, 2001 tahmini
Kaynak: The Economist, çeşitli sayılar; 
                 The Economist, The World in 2002

Bu basit karşılaştırma tablosundan, euro'nun sahibi Euro Bölgesi'nin (ki şimdilik İngiltere, Danimarka ve İşveç dışında kalan 12 AB üyesi ülkeden oluşmaktadır), ABD'den daha kalabalık, dünya üretiminde daha az paya sahip olsa da, dünya ihracatındaki payı ve dışa açıklık derecesi ile onu geride bırakan, aşağı yukarı onun kadar enflasyona sahip bir "blok" olduğu hemen anlaşılmaktadır. Dış ticaret ve cari işlemler dengelerinde, geleneksel olarak çok büyük açıklar veren ve fakat doların bir numaralı ve adeta rakipsiz dünya parası olması yüzünden bunlara pek aldırmayan ABD'nin aksine, Euro Bölgesi'nin diğer dev göstergeleri yanında pek mütevazi boyutlarda kalan fazla ve açık rakamlarıyla kendi para otoritelerini "üzmediği" yine tablodan anlaşılmaktadır. Daha düşük işsizlik oranı ve son yıllarda yakaladığı bütçe fazlası ise ABD'nin şimdilik Euro Bölgesi'nden üstün olduğu iki alan gibi görünmektedir.
2001 IMF Yıllık Raporu'na göre, euro'nun dünya ülkeleri toplam döviz rezervleri içinde şimdilik sadece %12.7'lik bir paya sahip olması Euro Bölgesi'nin bir zayıf yanı gibi görülebilirse de, aynı bölgenin Avrupa Merkez Bankası rakamlarıyla 2001 yılı ikinci çeyreğinde 410 milyar euro'yu bulan toplam uluslararası rezervleri dünyanın bir başka ülkesinde mevcut değildir.
Bu kısa analize dayanarak, yazımızın başlığını oluşturan soruya olumlu yanıt vermek mümkündür. En azından, euro, dolardan sonra dünyanın ikinci büyük uluslararası para birimi olacaktır. Özellikle Türkiye gibi AB ile ekonomik ilişkileri yoğun ve adaylık perspektifine sahip ülkeler için euro çok daha önemlidir. Çünkü bu ülkeler AB üyesi olduklarında, Maastricht kriterlerine uyma ve Ekonomik ve Parasal Birlik ile ilgili acquis'yi kabul etme koşuluyla, tek paraya da katılacaklardır. Kuşkusuz bu üyelikten daha sonra gerçekleşecek bir iştir. Fakat aday ülkelerin bu konuda İngiltere ve Danimarka gibi seçme ve dışarıda kalma (opt-out) hakları bulunmamaktadır. 
Üstelik Euro Bölgesi'nin AB üyeleri ve adayları ötesinde 100 dolayında irili ufaklı ülkeyle yakın ekonomik ve mali ilişkileri bulunmaktadır. Bunlar çoğu Batı ve Orta Afrika'da, Merkezi ve Doğu Avrupa'da, Akdeniz Havzasında yer alan ülkelerdir. Bunların euro için bir doğal nüfuz ve kullanım alanı oluşturması doğaldır.
Tüm bu olumlu etkenlere karşın, euro'nun son 3 yıldır dünya döviz piyasalarında özellikle dolar karşısında "istikrarlı" bir görünüm sergileyememesi ise, çoğu uzmanı şaşırtan bir "çocukluk hastalığı" sayılabilir. 1999 yılının ilk günlerinde değeri 1.19 dolara kadar çıkan euro, 26 Ekim 2000 günü 0.83 dolara kadar gerilemiştir. Bugün de 88-90 cent arasında oynayan piyasa kuruyla dolar karşısında değerinin yaklaşık dörtte birini kaybetmiş bir büyük döviz görünümündedir. Bu, son 3 yılda euro'nun değerinde gözlenen bir asimetrinin sonucudur: Avrupa parası dolar karşısında düşmesi beklenen tüm zamanlarda bu işi yerine getirmiş, fakat yükseleceğine inanılan zamanlarda, bu doğrultuda hareket edememiştir. Son Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon olayları bunun ilginç bir örneğidir.
Bu asimetriyi açıklama doğrultusunda, hiçbiri tek başına kullanılabilecek ağırlıkta görünmeyen çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Burada bunlardan birkaçına değinmekle yetinebiliriz.
Euro'nun değeriyle ilgili görüşlerin bir bölümü Avrupa Merkez Bankası'na ve onun halen görev başında bulunan ilk başkanına ilişkindir. Avrupa Merkez Bankası'nın fiyat istikrarı hedefiyle, bağımsız yapısıyla, ciddi çalışmalarıyla çağdaş bir kurum olarak dünyaya geldiği kuşkusuzdur. Banka 01.01.1999 tarihinden beri tek başına sorumlu olduğu Euro Bölgesi para politikasında da başarıya ulaşmış; bu yıl başlarına gelene kadar enflasyonu hedeflediği gibi %2'nin altında tutmuştur. Ne var ki, bugün Avrupa Merkez Bankası'nın "arkasında" ulusal merkez bankaları örneğinde olduğu gibi bir devlet ya da hükümet bulunmamaktadır. Bu durumun euro'ya olan güveni olumsuz etkilediği bir gerçektir. Başkan Wim Duisenberg ise yerli yersiz çıkış ve demeçleriyle bir merkez bankası başkanından beklenecek ciddiyeti gösterememiş ve eleştiri konusu olmuştur. ABD'de Fed'in başında bulunan ve Başkan Bush'tan sonra bu ülkenin ikinci önemli adamı sayılan Alan GreenSpan ile Wim Duisenberg'i karşılaştıranlar, birincinin örneğin bir faiz oranı değişikliğini sadece birkaç cümlelik bir basın bildirisiyle açıklamayı seçerken, ikincinin uzun uzun basın toplantıları yapma yoluna gittiğine dikkati çekmektedirler.
Son yıllarda Amerikan ekonomisinin yukarıda çok kısa değinme fırsatını bulduğumuz olağanüstü performansı da euro'ya olan güveni olumsuz etkilemiştir. Özellikle New York Borsası'nın son yıllardaki olağanüstü yükselişi ve uzun vadeli Amerikan devlet tahvili faiz oranlarının yakın zamanlara kadar Avrupa düzeylerinin üstünde seyretmesi, Avrupa'dan Amerika'ya yatırım fonu transferini körüklemiş, bu da doların euro karşısında değer kazanmasına katkıda bulunmuştur.
Euro Bölgesi'nin gücüne karşılık, euro'nun bir türlü değer kazanamayışının, euro banknot ve ufaklıklarının henüz fiilen tedavüle çıkmamış olmasından doğan psikolojik etkenlere bağlı bulunduğu da bir gerçektir. Bu faktörlere, euro'nun uzun süre, Almanlar başta olmak üzere, Euro Bölgesi halkları tarafından benimsenmemesi de eklenebilir. 
Son 3 yıldır Euro'ya dolar ve diğer paralar karşısında değer kaybettiren ve burada önemli gördüğümüz birkaçına değinme fırsatı bulduğumuz etkenlerin ötesinde, bugün uzmanların genelde görüş birliği içinde bulundukları gerçek şudur: Euro dolar karşısında "az değerlenmiş" (undervalued) bir önemli döviz konumundadır ve uygun politikalarla desteklenmeye devam edileceği varsayımı altında 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren giderek değer kazanacak; önce 94-95 cent psikolojik sınırını zorlayarak, yavaş yavaş pariteye doğru (1 euro= 1 dolar) ilerleyecektir.
Döviz piyasalarında bu gelişmeler olursa, euro'nun güven eksikliğini aşarak, doların ardından ikinci ve hatta Türkiye gibi aday ülkeler açısından birinci uluslararası para birimi konumuna ulaşması kolaylaşır.
Her durumda çocuk dünyaya gelmiştir ve belli evrelerden geçerek gelişimini sürdürecektir.
Bundan sonra yalnız dolar'lı değil, aynı zamanda euro'lu bir dünyada yaşayacağımızı unutmayalım.

Bu yazıda kullanılan bilgi ve verilerin büyük bölümüaşağıdaki web sitelerinden alınmıştır:
- www.europa.eu.int (AB Komisyonu)
- www.ecb.int (Avrupa Merkez Bankası)
- www.imf.org (Uluslararası Para Fonu)
- www.ft.com (Financial Times Gazetesi)
- www.fortune.com (Fortune Dergisi)
- www.lemonde.fr (Le Monde Gazetesi)
- www.lexpansion.com (L'Expansion Dergisi)