"Euro'nun Türk Ekonomisine Muhtemel Etkileri"
Tunay İNCE
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Genel Sekreter Yardımcısı
Avrupa Birliği üyesi 11 ülkenin (Almanya,
Avusturya, Belçika, İspanya, Finlandiya, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg,
Hollanda ve Portekiz) para politikalarını belirleme yetkilerini 1 Ocak 1999
tarihinde Avrupa Merkez Bankası'na devretmeleri ve Euro ile aralarındaki kurları
geri dönülemez biçimde sabitlemeleri ile başlayan parasal birliğe geçiş dönemi,
1 Ocak 2002 tarihinde Euro'nun 12 ülkede (Yunanistan'ın katılımı ile birlikte)
milli paralar yerine kullanılmaya başlanması ile birlikte
tamamlanacaktır.
Geçiş döneminde kaydi para olarak kullanılmaya başlanan,
üye ve üçüncü ülkelerin de gerekli hazırlıkları yapmaları ile birlikte tedavüle
çıkacak olan Euro'nun, Euro bölgesi ile yakın mali ve ticari ilişkileri olan
ülkeleri etkilemesi beklenen bir sonuçtur. Euro'nun etkisinin genelde pozitif
olacağı ve bu etkinin derecesinin de AB ile ulaşılan serbestinin derecesine
bağlı olacağı dile getirilen bir husustur.
Temelde, fiyat istikrarının
sağlanması ve Avrupa Birliği içinde ticaretin artırılması amacıyla oluşturulan
parasal birlik; ticari ve ekonomik ilişkilerde, rekabette, sermaye piyasalarına
güvende ve geçişlilikte artış yaratacak, faiz oranlarının birbirine
yakınlaşmasını, muhasebe kayıtlarında ve ücretlerde şeffaflığı sağlayacak,
büyümeyi pozitif yönde etkileyecek, uluslararası ilişkilerde güçlü ve istikrarlı
bir para birimi olma niteliğine sahip Euro'nun giderek artan bir şekilde
kullanılmasına paralel olarak, Türkiye ekonomisini yakından
etkileyecektir.
Parasal Birliğin en önemli etkisi, Avrupa Birliği ile
1996 yılında gümrük birliği oluşturan ve toplam dış ticaret hacmi içinde AB
ülkeleri ile 2000 yılında ihracatının %52.3'ünü, ithalatının ise % 48.4'ünü
gerçekleştiren Türkiye'nin dış ticareti alanında görülecektir. Döviz kuru
farklarının ortadan kalkması sonucu, ülkeler arasında fiyat farklılaşması
kalmayacağından Türkiye'nin, alım gücü yüksek Avrupa Birliği'ne ihracatı
artacaktır. Aynı şekilde, para ve maliye politikalarında uyum sağlanması
neticesinde, faiz oranları üzerindeki yüksek primin düşmesiyle Avrupa
Birliği'nin Gayri Safi Yurt İçi Hasılasının artması sonucu oluşacak gelir
etkisi, Türk firmalarının gümrük birliği ve pazara yakın olma avantajlarıyla
birleşerek, pazar paylarını artırma imkanı sağlayabilecektir. Diğer taraftan,
fiyat şeffaflığının sonucu olarak, fiyatların izlenmesi kolaylaşacak, ortak
pazarın daha etkin çalışması sağlanacak ve rekabet artacaktır. Bu bağlamda,
toplam sanayi ticaretinin %68'ini kendi içinde gerçekleştiren Avrupa Birliği'nin
daha da içine kapanması ve firmaların birleşme yoluna gitmesi durumunda, rekabet
daha da şiddetlenecektir.
Fiyat faklılaşmasında firma davranışlarının
etkin olduğu otomotiv ve ilgili imalat sektörlerinde, fiyat farklılaşmasının
asgariye inmesi beklenmektedir. Bu sektörlerde rekabetin artması ve yatırım
maliyetlerinin azalması Türk ihraç ürünlerinin de fiyatını düşürecektir. Türk
firmalarının rekabet güçlerini artırmak için ücret, vergi, piyasa düzenlemeleri
gibi alanlarda verimlilik artırıcı yapısal reformlara hız vermeleri, pazar
paylarını koruma yolunda Avrupalı firmalar ile ortaklık kurmaları veya
birleşmeleri, Euro alanında oluşacak ihtisaslaşma karşısında da ihtisaslaşma
stratejileri izlemeleri gerekecektir. Aksi halde, fiyat şeffaflığı sonucunda
tüketim ve yatırım mallarının fiyatlarının düşmesiyle, Türkiye'nin Avrupa
Birliği'nden ithalatı artabilecektir.
Euro'nun uluslararası piyasalarda
kabul görmesi, Türkiye'nin ihracat gelirlerini artırırken ithalat giderlerini
olumsuz etkiyecektir. Ancak, bu etki ters şekilde de cereyan edebilir. Etkinin
hangi yönde olacağının temel belirleyicisi "Euro'nun uluslararası bir para
birimi" niteliğine sahip olmasına bağlı olacaktır.
Bir paranın
uluslararası para birimi olması, ticari mali işlemlerin bu para üzerinden
yapılmasına (ödemelere aracılık etme fonksiyonu), paranın rezerv, yatırım ya da
ihtiyati olarak tutulmasına (değer saklama fonksiyonu), döviz paritesinin
belirlenmesinde, ticari malların faturalanmasında, fiyatlandırılmasında ve mali
varlıkların değerlendirilmesinde (değer ölçüsü fonksiyonu) kullanılmasına
bağlıdır.
2000 yılında ihracatının %52.3'ünü Avrupa Birliği'ne yapan
Türkiye, ihracat gelirlerinin %40'ını (1996) AB ülkeleri para birimleri ve
Euro'dan elde etmiştir. Aynı yıl içerisinde ihracatının %11.4'ünü Amerika
Birleşik Devletlerine (ABD) yapan Türkiye'nin ihracat gelirinin içindeki ABD
Doları'nın payı %57 (1996) olmuştur. 2002 yılından itibaren Euro'nun tedavüle
çıkması ile birlikte, Türkiye dış ticaretinde önemli bir yere sahip Avrupa
Birliği ülkeleriyle olan ticari ve mali ilişkilerinde, Euro'ya daha fazla yer
verecektir. Ancak, AB ülkeleri ile ulusal paralar üzerinden yapılan anlaşmalar 1
Ocak 2002 tarihinden itibaren otomatikman Euro'ya geçerken, diğer anlaşmaların
şartlarının aynen korunuyor olması nedeniyle bunun gerçekleşmesi zaman
alacaktır. Ancak, ticari ve mali ilişkilerde Euro'nun tercih edilmesi yine
"Euro'nun güçlü" olmasına bağlı olacaktır. Ayrıca, üçüncü ülkelerle ABD Doları
üzerinden yapılan ticaretin bir kısmının Euro'ya dönmesi halinde Euro'nun dış
ticaretimizdeki ağırlığı artabilecektir.
2000 yılında dış borç stokumuzun
%55'i ABD Doları, %19'u Alman Markı ve %12'si ECU/Euro'dan oluşmaktadır. Avrupa
Birliği'nin toplam ticaretimiz içindeki payı ile dış borçlarımızın döviz
kompozisyonu karşılaştırıldığında, ABD Doları'nın ağırlığının Alman Markı ve
ECU/Euro'ya göre fazla olması dikkat çekicidir. Diğer taraftan, dış borç
stokumuz içinde Alman Markı ve ECU/Euro'nun ağırlığının ABD Doları'na yakın
olması Euro cinsinden yükümlülüklerimizin ağırlığını göstermektedir. Dış borç
stoku verilerinden hareketle ve Türkiye'nin dış ticaret geliri içinde ABD
Doları'nın ağırlığı göz önüne alınarak, Türkiye'nin borç kompozisyonunda ABD
Doları ve Euro'nun ağırlığının sürdürülmesinde fayda vardır. Ancak, bu tablo,
Euro'nun uluslararası piyasalarda iyice kabul görmesi ve muhafazakar
yatırımcıların yüksek getirili Euro tahvillerine yönelmeleri sonucunda Euro'ya
doğru bir talep şeklinde değişebilecektir. Mali piyasalarda serbestleşme, kur
riskinin ortadan kalkması, piyasaların entegrasyonu ve düşük faiz oranları
Euro'ya olan talebi artıracaktır. Aynı şekilde, Avrupa finans piyasalarında
kredi maliyetlerinin düşmesi, artan esneklik ve derinlik büyük yatırımcıların
yanında, borçlanmak isteyenlere de uygun ortamı sağlayacaktır. Yine de,
Türkiye'nin kur riskinden korunabilmesi için Euro'nun uluslararası piyasalardaki
seyrinin yakından takip edilerek, en azından belli bir dönem daha borç
kompozisyonumuzdaki ABD Doları ve Euro'nun ağırlığını korumasında fayda
görülmektedir.
Parasal birlik ile sağlanan mali entegrasyon ve şeffaflık
ile birlikte oluşan rekabet, Avrupa finans piyasalarının etkinliğini artırmış,
finans piyasasından kredi talep edenlerin yanı sıra yatırımcılar için de daha
fazla yatırım ve finansman imkanı yaratılmıştır. Türk bankacılık sektörünün
Avrupa Birliği'ne adaptasyonunu teminen esnek bir yapıya kavuşturulmasına
yönelik olarak yapısal reformlara hız verilmesi, işletme sürecinde modernleşme
sağlanması ve Avrupa ile rekabet edebilecek bir yapıya kavuşturulması
gerekmektedir.
Bankacılık sektörünün toplam yabancı para aktiflerinin
%62'sini ABD Doları, %19'unu Alman Markı, pasiflerinin de %61'ini ABD Doları,
%23'ünü Alman Markı oluşturmaktadır. Bu sepet kompozisyonuna sahip bankacılık
sektörünün, Euro cinsinden "kısa" ve ABD Doları cinsinden "uzun" dönem pozisyona
sahip olması durumunda Euro'nun değer kazanmasıyla kambiyo zararı artacak, tersi
söz konusu olduğunda ise karı artacaktır.
Ülkelerin parasal birliğe
katılabilmeleri için enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı, kamu borcu ve döviz
kuru istikrarı konularında belli kriterleri yerine getirmeleri gerekmektedir.
Kısaca Maastricht kriterleri olarak adlandırılan söz konusu makro-ekonomik
yakınlaşma kriterleri ile ülkeler belli bir ekonomik istikrarı sağlamış oldular.
Üye ülkeler parasal birlik sonrasında, "İstikrar ve Büyüme Paktı" ile maliye
politikalarının birbiriyle uyumunu sağlayarak, parasal birliğin uyum içinde
işlemesini garanti altına almışlardır.
1999 Helsinki Zirvesi ile tam
üyelik yolu açılan Türkiye parasal birlik için sağlaması gereken Maastricht
Kriterleri'ni yerine getirme yönünde ekonomi politikalarını şekillendirmek
zorundadır. Euro, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile mal, hizmet, para ve sermaye
piyasalarının entegrasyonunu sağlaması bakımından itici bir güç olacaktır. Tek
paranın kullanılmaya başlanması; kur risklerinin ortadan kalkması, yatırım için
daha istikrarlı bir ortam oluşması ve rekabetin artması sağlarken, Türk
firmalarına sermaye piyasalarından daha uygun şartlarda finansman elde etme
imkanını tanıyacak ve Türkiye'nin etkin bir döviz kuru politikası izlemesini
sağlayacaktır. Etkin bir döviz kuru politikası, sağlıklı fiyatların takibini,
uzun dönemli dış ticaret ve yatırım planları yapma imkanını
getirecektir.
Maastricht kriterleri, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam
üye olma yolunda atılacak en önemli adımlarından biri olan, rekabetçi bir
ekonominin ortaya çıkmasına da katkı sağlayacaktır.
Sonuç olarak, Euro
alanıyla entegrasyon sağlamış olan Türkiye'nin, kuvvetli bir Euro ile
uluslararası ticaret, sermaye hareketleri, dış borçlanma alanlarında ekonomisine
önemli faydalar sağlayacağı açıktır. Bu faydayı azami düzeye çıkarabilmek için
Türkiye'nin, Euro alanında oluşacak istikrarlı ortama uyum sağlamak üzere,
Maastricht kriterlerini karşılayacak tedbirleri alması yerinde
olacaktır.
|
|
|

|
|
|