TEMMUZ 2004
 
Arama  
 
 
 « Dergi İndeksi
   Son Sayı
   Tüm Sayılar
   TİSK Ana Sayfa



2004 YILININ İLK YARISINDA TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ GELİŞMELER

Prof. Dr. Orhan MORGİL
Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı



 
 
2004 yılında öngörülen büyüme hedefi %5 olarak belirlenmiştir. Ancak, ekonomide gözlenen ve devam eden canlılık bu yıl büyüme hızının %7-8 dolayında olacağını göstermektedir. Bu büyümenin sağlanmasında yatırım ve ihracatını büyük ölçüde arttıran özel sektörün dinamizminin etkili olduğunu görüyoruz.
Türkiye’ye gelen yabancı doğrudan yatırımlar çok düşük seviyede kalmıştır. Önemli ölçüde finansman kaynağına ihtiyaç duyan Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırımların çekilmesi gereklidir.

Türkiye ekonomisinde 2004 yılının ilk yarısında ortaya çıkan gelişmeleri makroekonomik hedefler yönünden değerlendirmemiz faydalı olacaktır. Genel olarak bir ülkede uygulanan iktisat politikaları vasıtası ile gerçekleştirilmek istenen makroekonomik hedefleri şu şekilde belirtebiliriz. Enflasyonun önlenmesi ve böylece ekonomide fiyat istikrarının sağlanması, istihdam hacminin arttırılması ve böylece işsizliğin azaltılması, toplumun refahının arttırılması için iktisadi büyümenin gerçekleştirilmesi ve uygun bir cari işlemler dengesine ulaşılması hedeflenmektedir. Bu makroekonomik hedeflerin hepsinin bir arada gerçekleştirilmesi çok zor olan bir husustur. Bu nedenle ekonomik şartlara bağlı olarak bazı makroekonomik hedeflere öncelik verilmekte ve ekonomik politikalar bu hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik olarak uygulanmaktadır.

Türkiye’de Uluslararası Para Fonu ile stand-by anlaşması yapılarak 2002 yılı başında üç yıllık kapsamlı bir istikrar programı uygulanmaktadır. Uygulamaya konan bu istikrar programı para, maliye, kambiyo kuru politikalarını ve yapısal düzenleme tedbirlerini kapsamaktadır. 2004 yılı üç yıllık istikrar programının son uygulama yılıdır.

Son üç yıldır Türkiye’de uygulanan istikrar programında öncelik enflasyonun kontrol altına alınarak fiyat istikrarının sağlanmasına verilmiştir. Fiyat istikrarına öncelik verilmesi doğru bir tercihtir. Türkiye ekonomisinde uzun süre yüksek bir kronik enflasyon yaşanmıştır. Bilindiği gibi enflasyon fiyat sisteminin işleyişini bozmakta, yarattığı belirsizlik nedeni ile firmaların ileriye dönük rasyonel, hesap yapmasına imkan vermemekte ve buna bağlı olarak fiyat mekanizmasının etkin kaynak dağılımı sağlama işlevini yerine getirememesine neden olmaktadır. Esasen, etkin kaynak dağılımını sağlamak için piyasa ve fiyat mekanizmasını kullanan gelişmiş batı ülkelerinin enflasyonu kontrol altında tutmaya büyük önem vermelerinin ana nedeni budur. Diğer taraftan Türkiye Avrupa Birliğine tam üye olma sürecinde Maastrich ekonomik kriterlerine uyma durumundadır. Buna göre Türkiye enflasyon oranını Avrupa Birliği ortalama enflasyon oranına indirmek zorundadır.

2002 yılının başında yürürlüğe giren T.C. Merkez Bankası Yasası değişiklikleri ile T.C. Merkez Bankasına bağımsızlık verilmiş ve enflasyonun kontrol altına alınması esas görev olarak belirlenmiştir. T.C. Merkez Bankası Yasasında yapılan bu değişiklik T.C. Merkez Bankasına para politikasını enflasyonu kontrol yönünden etkin bir biçimde uygulama imkanını vermiştir. T.C. Merkez Bankası para arzı artış hızını nominal çapa alan yani örtülü enflasyon hedeflemesi yapan bir para politikasını başarı ile uygulayarak kronik hale gelen enflasyonu düşürmede başarılı olmuştur. Bağımsız hale gelen T.C. Merkez Bankasına ekonomik birimlerin güven duyması ve böylece Türkiye ekonomisinde enflasyon beklentilerinin ciddi bir biçimde kırılması enflasyon oranının büyük ölçüde düşürülmesine önemli katkı yapmıştır. Nitekim, 2002 yılında %75 dolayında olan enflasyon istikrar programının uygulamasının ilk yılı olan 2002 yılında %30’a, 2003 yılında %18’e düşürülmüştür. 2004 yılı için hedeflenen enflasyon oranı %12’dir. Bu yılın ilk altı ayındaki gelişmeler bu yıl enflasyonun %10 dolayında gerçekleşeceğini göstermektedir. Türkiye ekonomisindeki bu gelişmeler Merkez Bankasının bağımsız olmasının etkin para politikasının uygulanması açısında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Hükümetin ve bütün kesimlerin T.C. Merkez Bankasının bağımsızlığını zedeleyecek davranışlardan kaçınması çok önemlidir.

Uygulanan üç yıllık istikrar programında ikinci öncelik devlet borçlarının çevrilmesine verilmiştir. Devlet borçlarının çevrilmesi konusunda ortaya çıkan güvensizlik mali piyasalarda kriz yaratmaktadır. Mali piyasalarda ortaya çıkan kriz daha sonra reel kesime yayılmakta ve ekonomik krize dönüşmektedir. Türkiye bu deneyimi 1994 ve 2001 yıllarında yaşamıştır. Devlet borçlarının çevrilmesi uygulanacak maliye politikası ile yakından ilgilidir. Üç yıllık istikrar programı çerçevesinde uygulanan maliye politikası iç borçların çevrilmesine ağırlık vermektedir. Devlet borçlarının çevrilebilmesi için devlet bütçesinde ciddi bir faiz dışı fazlanın sağlanması gereklidir. Türkiye’de uygulanan istikrar programında öngörülen faiz dışı bütçe fazlasının gayri safi milli hasılaya oranının %6,5 olması öngörülmüştür. 2003 yılında konsolide devlet bütçesinde %5,9 faiz dışı bütçe fazlası sağlanmıştır. 2004 yılının ilk altı aylık konsolide devlet bütçesi uygulamaları yıl sonunda hedeflenen %6,5’luk faiz dışı bütçe fazlasına ulaşılacağını göstermektedir. Bu nedenle devlet borçlarının çevrilmesi uygulamasının başarı ile yürütüldüğünü ve bu konuda bu yıl içinde bir sıkıntının ortaya çıkmayacağını söyleyebiliriz. Bu gelişme enflasyonun hedeflenen %12 oranına çekilmesi açısından da çok önemlidir. Diğer bir ifade ile Türkiye’de enflasyonun kalıcı bir biçimde kontrol altına alınabilmesi için mali disiplinin mutlaka sağlanması gereklidir. Enflasyonun uzun dönemde kalıcı olarak kontrol altına alınabilmesi için para ve maliye politikalarının koordineli bir biçimde uygulanması gereklidir.

Türk ekonomisinde maliye politikası yönünden karşılaşılan temel sorun genel bütçe dengesi yönünden ortaya çıkmaktadır. 2003 yılında konsolide devlet bütçesindeki toplam açığın gayri safi milli hasılaya oranı %12 olmuştur. Bu çok yüksek bir orandır. Bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz için Avrupa Birliğinde uygulanan kriteri belirtmemiz faydalı olacaktır. Avrupa Birliğine üye devletlerde devlet bütçesi açığının gayri safi milli hasılaya oranı %3 aşamaz. Bu durum Türkiye’nin bu konuda alması gereken çok önemli bir yolun olduğunu göstermektedir. 2004 yılının ilk altı aylık uygulaması bütçe açığının gayri safi milli hasılaya oranının bu yıl %9’a çekileceğini göstermektedir. Bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak, mali disiplinin istenilen biçimde sağlanması yönünden yeterli değildir. Devlet bütçesindeki yüksek açıklar devletin mali piyasalardan büyük ölçüde borçlanmasına yol açmaktadır. Devletin mali piyasalarda yarattığı bu talep reel faizlerin yükselmesine neden olmaktadır. Bugün Türkiye’de reel faizlerin yüksek olmasının temel nedeni devlet bütçesindeki yüksek açıklar ve bu açıkların iç borçlanma ile kapatılmasıdır.
Dolayısıyla, Türkiye’de genel bütçe açıkları ciddi bir biçimde aşağı çekilmedikçe reel faiz hadlerini ekonominin yapısı ile uyumlu  seviyelere indirmek mümkün değildir. Bu nedenle kamu harcamalarında israfın ve suistimallerin önlenmesi ve kayıt dışı ekonominin azaltılarak vergi gelirlerinin arttırılması hayati önem arz etmektedir. Türk ekonomisinde bu yönde bazı tedbirler uygulanmaya konmuş ve buna bağlı olarak bazı gelişmeler sağlanmıştır. Ancak, bu konularda yeterli adımların atıldığını söylemek mümkün değildir. Bunun yanında bu noktada önemli bir hususun belirtilmesi gerekmektedir. Türk ekonomisinde nisbi olarak sermaye kıt kaynak, emek ise bol kaynaktır. Türkiye’de reel faiz nisbi olarak sermayenin bol, emeğin ise kıt kaynak olduğu Almanya ve İngiltere gibi ülkelerden yüksek olacaktır. Reel faizi yapay tedbirlerle ekonominin yapısı ile uyumlu denge noktasının altına çekmeye çalışmak ekonomide ciddi sıkıntılar yaratır. Türkiye bu deneyimi 1994 yılında yaşamış ve ciddi bir fatura ödemiştir.

2004 yılının ilk yarısında ekonomik büyüme yönünden olumlu gelişmenim yaşandığını görüyoruz. Türkiye’de dışa açık ve ihracata dönük bir iktisadi büyüme politikası uygulanmaktadır. 2004 yılının ilk çeyreğinde ihracat, yatırım ve özel tüketim harcamalarında gözlenen hızlı artışa bağlı olarak gayri safi milli hasıla %12,4 ve gayri safi yurtiçi hasıla %10,1 oranında artmıştır. Sektörel büyüme hızlarına baktığımızda hizmet sektörünün %12,4, sanayi sektörünün %10,6 büyüdüğünü, buna karşılık tarım sektörünün %7,5 gerilediğini görüyoruz. Bilindiği gibi 2004 yılında öngörülen büyüme hedefi %5 olarak belirlenmiştir. Ancak, ekonomide gözlenen ve devam eden canlılık bu yıl büyüme hızının %7-8 dolayında olacağını göstermektedir. Bu büyümenin sağlanmasında yatırım ve ihracatını büyük ölçüde arttıran özel sektörün dinamizminin etkili olduğunu görüyoruz. Ancak, uygulanan para ve maliye politikaları ile sağlanan ekonomik istikrarın yüksek bir iktisadi büyümenin sağlanmasına katkı yaptığı açıktır. Türkiye ekonomisinde genelde enflasyonun kontrol altına alındığı dönemlerde sağlıklı ve yüksek büyüme gerçekleştirilmektedir. Buna karşılık yüksek enflasyon dönemlerinde büyüme hızlarının giderek azaldığını görüyoruz. Bunun temel nedeni yüksek enflasyonun fiyat mekanizmasının işleyişini bozarak etkinliği azaltılması, belirsizlik yaratarak tasarruf ve yatırımları olumsuz etkilemesidir. Bu nedenle, hızlı enflasyonun ekonomik büyümenin bir gereği veya sonucu olduğu şekildeki görüşlerin geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir. Türkiye ekonomisinde devamlı ve sağlıklı bir ekonomik büyümenin sağlanması için enflasyonun kontrol altına alınarak fiyat istikrarının sağlanması kaçınılmaz bir gerçekliliktir. Bu nedenle ekonomik istikrarı sağlayacak makro-iktisat politikalarının önümüzdeki yıllarda karalılıkla ve etkin bir biçimde uygulanması çok önemlidir.
Türkiye ekonomisinde 2004 yılının ilk çeyreğindeki hızlı iktisadi büyümeye karşın istihdam hacminde bir artışın olmadığını ve dolayısıyla işsizlerin sayısında bir azalma olmadığını görüyoruz. Nitekim, 2003 yılının ilk çeyreğinde %12,3 olan işsizlik oranı 2004 yılının ile çeyreğinde %12,4 olarak gerçekleşti. Hızlı ekonomik büyümeye rağmen istihdam hacminin genişlememesi Türkiye ekonomisinde ciddi bir verimlilik artışı olduğunu göstermektedir. Nitekim yapılan hesaplamalar son dönemlerde Türkiye ekonomisinde %10’un üzerinde bir verimlilik artışı olduğunu göstermektedir. Bu Türkiye ekonomisi açısından çok önemli ve çok olumlu bir gelişmeyi göstermektedir. Bir ekonomide verimlilik artışı hem sermaye birikiminin hızlanmasına ve hem de reel ücretlerin artmasına imkan verecek en önemli unsurdur. Diğer taraftan Türkiye Ekonomisi’nde istihdamın artırılması ve işsizliğin azaltılması için KOBİ’lere AB’de olduğu gibi istihdam teşvikleri uygulanmalıdır. Bunun yanında bir ekonomide sağlıklı bir ücret politikası ücretlerin marjinal verime bağlı olarak belirlenmesini gerektirir. Ülkenin rekabet gücünü kaybetmemesi için rakip ülkelerin ücret politikası ve ücret seviyesi göz önüne alınarak ücretlerin verimlilik esas alınarak belirlenmesi çok önemlidir. Verimliliğin artışı ise ülkenin rekabet gücünü kaybetmeden reel ücretleri arttırmasına ve dolayısıyla toplumsal refahın yükselmesine imkan vermektedir.

T.C. Merkez Bankası Türkiye ekonomisinde döviz dengesinin sağlanması ve döviz üzerinde spekülasyonun önlenmesi için esnek döviz kuru politikası uygulamaktadır. Türk ekonomisinin sağlıklı gelişmesi için esnek ve gerçekçi kur politikasının uygulanmasının gerekliliği bu satırların yazarı tarafından sürekli savunulmuştur. Nitekim, 2000 yılında uygulamaya konan üç yıllık istikrar programında nominal çapa olarak döviz kurunun alınması ve döviz kurunun esnekliğini kaybetmesi 2001 yılında yaşanan ekonomik krizin temel nedeni olmuştur. Esnek döviz kuru politikasının uygulanmasının devam etmesi Türkiye ekonomisi için önemlidir. Döviz kurunun yılbaşından sonra gerilediğini ve daha sonra petrol fiyatlarının artması ve siyasi gelişmelere bağlı olarak yükseldiğini ve son aylarda oldukça istikrarlı bir seyir takip ettiğini görüyoruz. Döviz kurunun istikrarlı bir seviyede kalmasına karşın ihracatın yılın ilk altı ayında %35,5 artarak 29 milyar 368 dolara ulaştığını görüyoruz. Döviz kurunun artmamasına rağmen ihracatımızın hızla artmasının temel nedeni verimliliğin önemli ölçüde artması ve böylece Türkiye ekonomisinin uluslararası piyasalarda rekabet gücünün yükselmesidir. Bu yıl ihracatın 62 milyar dolara ulaşmasını bekleyebiliriz. Diğer taraftan Türkiye ekonomisindeki hızlı ekonomik büyümeye bağlı olarak 2004 yılının ilk altı ayında ithalatımız %46 oranında artarak 45,4 milyar dolara ulaşmıştır. Bu gelişmeler sonucunda dış ticaret açığı 2003 yılının ilk altı ayında 6,9 milyar dolar iken 2004 yılının ilk altı ayında bu açığın 16,0 milyar dolara ulaştığını görüyoruz. Bu gelişmeler Türkiye ekonomisinde büyüme hızının %7’ye düşürülerek ithalatın azaltılması gereğini göstermektedir. Böylece Türkiye ekonomisinde ortaya çıkan fazla ısınma frenlenmiş olacaktır. Büyüme hızının azaltılması için iç talebi azaltacak bazı makroekonomi politikaların yılın ikinci yarısında uygulanmasını gerekli kılmaktadır. Diğer taraftan Ekim ayından itibaren döviz kurunun yükselmesi ve böylece ithalatın biraz yavaşlaması beklenmektedir. Elimizdeki son verilere göre cari işlemler açığının da önemli ölçüde arttığını göstermektedir. 2003 yılının ilk dört ayında cari işlemler açığı 3,7 milyar dolar iken 2004 yılının ilk dört ayında bu açığın 6,9 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. Dış ödemeler bilançosunda ortaya çıkan bu gelişmeler 2004 yılının ikinci yarısında ekonominin daha dengeli büyümesini sağlayacak tedbirlere gerek olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak 2004 yılının ilk yarısında Türkiye ekonomisinde makroekonomik hedefler yönünden olumlu gelişmelerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu olumlu gelişmelerin, eğer dünyada siyasi krizler ortaya çıkmazsa, yılın ikinci yarısında da devam edeceğini söyleyebiliriz. Ancak, Türkiye ekonomisinde hassas bazı noktaların olduğunu belirtmemiz gerekmektedir.

i. Bütçe açığının ve kamu borç stokunun yüksek seviyelerde olması Türkiye ekonomisinin kırılganlığını arttırmaktadır. Bu noktaya çok dikkat edilmesi ve mali disiplinin sağlanarak borç stokunun azaltılmasına özel önem verilmesi gereklidir. Aksi halde dünyada ortaya çıkacak siyasi bir kriz Türk ekonomisinde mali kriz yaratabilir.

ii. Türk ekonomisinde sürdürülebilir doğal büyüme hızı %6 dolaylarındadır. Bu nedenle büyüme hızının doğal büyüme hızı oranına çekilmesi ve böylece cari işlemler açığının azaltılması önemlidir. Bu durumda Türkiye ekonomisi dünyada ortaya çıkacak siyasi krizlere daha dayanaklı hale gelecektir.

iii. Başta özelleştirme olmak üzere yapısal düzenleme tedbirleri istenilen şekilde uygulanamamakta ve önemli gecikmeler ortaya çıkmaktadır. Bankacılık sektörünün yeniden düzenlenmesi ve özellikle holding bankacılığının sınırlandırılması gereklidir. Enerji sektörünün serbestleştirilmesi ve alt-yapı tesislerinin geliştirilmesi çok önemlidir. Yapısal düzenleme tedbirlerinin zamanında uygulamaya konamaması ve alt-yapı tesislerinin geliştirilmemesi ekonomik tıkanıklıklara neden olacak ve bir yandan ekonomide kırılganlıklar artacak ve diğer yandan iktisadi büyüme düşecektir.

iv. Türkiye’de kamu ve özel sektörün katılımı ile yatırım ortamının iyileştirilmesi ve özellikle yatırım sürecinde bürokrasinin azaltılması için kapsamlı çalışmalar yapılmıştır. Ancak, bu çalışma sürecinde ortaya konan tedbirlerin hayata geçirilmesinde yeterli başarı gösterilememiştir. Buna bağlı olarak yabancı doğrudan yatırımların Türkiye ekonomisine çekilmesinde bugünkü Hükümet de başarılı olamamıştır. Türkiye’ye gelen yabancı doğrudan yatırımlar çok düşük seviyede kalmıştır. Önemli ölçüde finansman kaynağına ihtiyaç duyan Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırımların çekilmesi gereklidir. Bu nedenle yatırım ortamını iyileştirecek tedbirlerin uygulamaya konması için Hükümet daha fazla kararlılık ve dinamizm göstermelidir.

TEMMUZ 2004